TRABZONSPORLULUK: AŞKIN, SABIRSIZLIĞIN VE BÜYÜK POTANSİYELİN HİKÂYESİ
Trabzonspor taraftarı olmak, dünyada pek az örneği bulunan bir aidiyet biçimidir. Öyle ki, kendi şehrinin takımına neredeyse yüzde yüze varan bir bağlılık oranıyla sahip çıkan bir topluluk söz konusu. Trabzon’da futbol bir spor dalı değil; gündelik hayatın ta kendisidir. Şehrin nabzı bordo-mavi atar.
Şampiyonluk kutlamaları dillere destan olur. Sosyal medyada dünya rekorları konuşulur, videolar milyonlara ulaşır. Çünkü Trabzon’da şiirin bile tek gündemi vardır: Trabzonspor. Trabzonspor ile yatılır, Trabzonspor ile kalkılır. Bu yönüyle taraftar elbette haklıdır; bu sevda sıradan bir taraftarlık değildir.
Ancak işin bir de diğer yüzü var.
Allah muhafaza, Trabzonspor mağlup olmuşsa şehirde iştah kalmaz. Galibiyet gelmemişse dönercinin döneri, köftecinin köftesi, simitçinin simidi adeta elde kalır. Moral bozulur, yüzler düşer, hayatın ritmi değişir. Meşhur tezcanlılık devreye girer. Tahammül azalır. Hele ki hata yapan yerli bir oyuncuysa, ya da teknik ekipten biri… O an yerin dibine sokulur. Özgüveni kırılır, itibarı zedelenir.
Ne gariptir ki aynı durumda bir yabancı söz konusu olduğunda sabır katsayısı artar, kredi genişler, hatalar görmezden gelinebilir.
Oysa biraz sabır, biraz tahammül ve biraz hoşgörü ile bugün bambaşka bir Trabzonspor konuşuyor olabilirdik. Sadece saha sonuçlarıyla değil; kasasıyla, yönetim gücüyle, ekonomik istikrarıyla örnek gösterilen bir yapı ortaya çıkabilirdi. Sürekli değişim, sürekli eleştiri, sürekli baskı bir noktadan sonra üretimi değil, yıpranmayı beraberinde getiriyor.
Sezon başını hatırlayalım. Sahada Muriç varken kimsenin tahammülü yoktu. Hem hoca hem oyuncu yuhalanıyordu. Bugün ise cankurtaran simidi gibi sarılınıyor. Yine kiralanan kaleci Onana için “Lisansı hemen alınsın, elimizden kaçmasın” diyenler, bugün ne düşünüyor? Futbol anlık duygularla değil, teknik bilgi, görgü ve tecrübeyle yönetilmesi gereken bir alan. Bazen bu konuları teknik ekibin inisiyatifine bırakmak gerekir.
En önemlisi de şu: Trabzonspor’un Fenerbahçe ile oynadığı maçlar bir kin, nefret ve öfke sahasına dönüşmemeli. Bu rekabet elbette büyük, elbette tarihî. Ama sahada kalmalı. Futbolun seyir zevki, rekabetin kalitesi, oyunun güzelliği ön planda olmalı. Spor müsabakası sınırlarının dışına taşan her duygu, Trabzonspor’a da Türk futboluna da zarar verir.
Trabzonsporluluk büyük bir güçtür. Ama bu gücü doğru yönlendirmek gerekir. Sevdayı yıkıcı değil, yapıcı hale getirebildiğimiz gün; işte o zaman hem saha içinde hem saha dışında gerçekten güçlü bir Trabzonspor ortaya çıkar.
Belki de artık en çok ihtiyacımız olan şey; tutkuyu kaybetmeden, sabrı öğrenmektir.