Türkiye’de hukuk, siyasi mücadelelerin aparatı haline geldiği anda adalet duygusu çökmeye başlar. Çünkü hukuk devletinin temel ilkesi şudur: Mahkemeler siyasal hesapların değil, anayasanın ve millet vicdanının emrindedir. Eğer bir ülkede yargı kararları toplumun geniş kesimlerinde “hukuki değil, siyasi” olarak algılanıyorsa, orada sadece mahkemeler değil; devletin meşruiyet zemini de tartışılır hale gelir.
Bugün Türkiye’de yaşanan kriz tam olarak budur.
Ana muhalefet üzerinde kurulan baskılar, soruşturmalar, siyasi müdahaleler ve parti içi süreçlere kadar uzanan hukuk tartışmaları; milyonlarca vatandaşta ciddi bir güvensizlik yaratmıştır. Çünkü demokratik sistemlerde siyasi partiler seçimle gelir, seçimle gider. İktidara yürüyen bir partiyi yargı mekanizmaları üzerinden etkisiz hale getirmeye çalışmak ise demokrasinin ruhuna aykırıdır.
Daha da önemlisi, bu süreçte yalnızca yargının değil, siyasetin içindeki bazı aktörlerin de tarihi sorumluluğu vardır.
Özellikle Kemal Kılıçdaroğlu döneminde CHP’nin yıllarca yanlış stratejilerle yönetildiği gerçeği artık açıkça konuşulmalıdır. Bir siyasi partinin temel görevi topluma umut vermek, örgütünü büyütmek ve iktidar alternatifi olmaktır. Ancak uzun yıllar boyunca CHP içinde liyakat yerine sadakat anlayışının öne çıkması, parti içi demokratik reflekslerin zayıflatılması ve başarısız sonuçlara rağmen aynı yönetim anlayışının sürdürülmesi, partiyi yıpratmıştır.
Bugün daha vahim olan ise, geçmişte “adalet yürüyüşü” söylemleriyle topluma umut veren anlayışın, şimdi yaşanan hukuk tartışmalarında yeterince net ve ilkeli bir duruş ortaya koyamamasıdır. Siyasette en büyük yanlışlardan biri, kişisel hesapların toplumsal mücadelenin önüne geçmesidir. Türkiye’nin ana muhalefeti hiçbir kişinin siyasi kariyer alanı değildir; milyonlarca insanın demokrasi umududur.
İşte bu nedenle CHP içindeki bazı süreçlerde yaşanan müdahaleler ve tartışmalar toplum vicdanında ciddi soru işaretleri doğurmuştur. İnsanlar artık şu soruyu sormaktadır:
“Parti içi irade gerçekten korunuyor mu, yoksa siyaset dışarıdan yönlendirilmek mi isteniyor?”
Hukukun görevi siyasi mühendislik yapmak değildir. Mahkemeler, partilerin iç dengelerini şekillendiren merkezler haline geldiğinde demokrasi ağır yara alır. Çünkü anayasal düzende siyasi partilerin meşruiyet kaynağı mahkemeler değil, halktır.
Tam da burada yargının yanlışları açıkça konuşulmalıdır.
Bir mahkeme, verdiği kararın sadece hukuki sonucunu değil; toplumsal etkisini de düşünmek zorundadır. Hukuk teknik olabilir ama adalet toplumsal vicdanla yaşar. Eğer alınan kararlar toplumun önemli bir bölümünde “iktidar lehine siyasi müdahale” algısı oluşturuyorsa, o karar hukuken savunulsa bile meşruiyet tartışması bitmez.
Türkiye’de son dönemde oluşan en büyük tehlike budur: Mahkemelerin tarafsızlığına olan inancın aşınması.
Çünkü vatandaş artık hukukun herkese eşit uygulanıp uygulanmadığını sorgulamaktadır. Aynı ülkede bazı dosyalar yıllarca bekletilirken, bazı siyasi süreçlerde olağanüstü hızla adımlar atılması; ister istemez “hukukta eşitlik” ilkesini tartışmalı hale getirmektedir.
Oysa hukuk devleti korkuyla değil, güvenle ayakta kalır.
Korku ise siyasetlere her şeyi yaptırır. Hukuksuzluğa kapı aralar. Fakat bugün mesele yalnızca kapının aralanması değildir. Toplumun önemli bir kesimi artık CHP’nin kapısının kırıldığını düşünmektedir. Bu duygu bile başlı başına demokratik düzen açısından alarm niteliğindedir.
Çünkü bir ülkede vatandaş, ana muhalefetin hukuk yoluyla baskı altına alındığına inanıyorsa; seçim güvenliği kadar demokrasi güvenliği de tartışılmaya başlanır.
Bu nedenle bugün yapılması gereken şey kutuplaşmayı büyütmek değil; hukuk ortak paydasında birleşmektir. Tüm siyasi partiler şunu görmek zorundadır: Bugün bir muhalefet partisine yönelik hukuk tartışmaları karşısında sessiz kalanlar, yarın aynı yöntemlerin kendi kapılarını çalmayacağının garantisini veremez.
Aynı şekilde CHP tabanının da yılgınlığa sürüklenmesi büyük bir yanlış olacaktır. Demokrasiye inanan vatandaşın görevi geri çekilmek değil; demokratik katılımı artırmaktır. CHP’den istifalar ya da siyasetten uzaklaşmalar, hukuksuzluk eleştirisini güçlendirmez; tam tersine baskı mekanizmalarını rahatlatır.
Demokrasi sandık kadar örgütlü vatandaş bilinciyle de korunur.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; kişisel hesaplardan arınmış bir muhalefet, bağımsız yargı ve anayasal hukuk düzenine samimi bağlılıktır.
Çünkü hukuk bir gün herkese lazım olur.
Ve adalet, yalnızca desteklediğimiz insanlar için istediğimizde değil; karşıt görüştekilerin hakkını da savunduğumuzda gerçek anlamını bulur.