ÜÇ KEZ ASKERE ÇAĞRILAN GAZETECİ  CEVDET ALAP’IN ANILARINDAN

Bir ömür düşünün. Üç kez silah altına alınmış. Çanakkale'de. İstiklal Savaşında. Bir de İkinci Cihan Savaşında. Üstelik muhacirliği yaşamış. Bu haftaki yazımda, gazeteci Trabzon Basının değerlerinden merhum Hikmet Aksoy'un un kitaplaştırdığı “Bir Ömür Bir Şehir /Trabzonlu Gazeteci Cevdet Alap’ın Anıları üzerinden o yılların Trabzon’unun da gezineceğiz. Açlık ve gözyaşı ile vatan savunmasının yanı sıra savrulan hayatlara rağmen Trabzon'un ne denli önemli bir kent olduğunu da Alap’ın anılarında göreceğiz.

Trabzon niçin sevilir: “Trabzon'u ben bir âşık gibi severim. Onun tarihi asaleti onun maceralı tarihi.

Onun aylı gecelerinde, güneşli günlerinde, karlı tipili havasında, yağışlı sisli mevsimlerde aldığı renk ve manzaralarından başka; onun devir devir, safha safha, en neşeli, şakrak, acı kederli hayatında takındığı hal ve hareketleri ile onun bağının bahçelerinde; dağının, deresinin, tepesinin, vadisinin, bütün bir dünya güzelliğini ihtişamlı eda ve asaletin seyrine doyamam.”

Henüz daha Rus işgali olmamış. Trabzon bütün güzelliği ve ihtişamlı tarihi ile Eyalet merkezi olarak tarihi liman kenti ve ipek yolunun dünyaya açılan merkezinden. Osmanlı döneminin çok önemli bir kenti.

AYRILIK ÇOK ZORDU

Her şey 1916 yılının nisan ayında bozulmaya başladı. Devlet ve aile düzeni sosyal ve ekonomik hayatla birlikte geleceğe dair umutlar birer birer tükendi. “Trabzon'un yaşadığı perişan günleri vatandan ayrılış düşman önünden çekiliş ile bütün hatıralarından kopan Trabzon halkının hicran dolu ıstırabını nasıl anlatmalı. Bu acıklı ortamda gülenler düğün bayram yapanlar Türklerden gayrısıydı.”

Trabzon’dan ayrılış vaktidir.

“Artık Trabzon arkamızdaydı. Hele ay ışığında kayığımız yalı yalı Yoroz’u dönerken kayıkçıların küreklerinin denizin göğsünde çıkardığı sesler eşliğinde bu saran gece âleminde, ‘Trabzon’dan Çıktım Yola Başım Selamet’ türküsü söyledikleri an gözyaşları bir kat daha akıyor, akıyordu.” Gidişleri vardı. Ama dönüşleri belli değildi. Gidip de gelmemek gelip de bulamamak vardı.

Meçhul ufuklara yelken açmış Karadeniz’in sert dalgalarında hayatta kalma mücadelesi veren kadın, erkek, çocuk, yaşlı tarihin en büyük dramını yaşıyordu. Trabzon Valisi Cemal Azmi Bey Valiliği Ordu'ya taşıyor. Değirmendere’den kente giriş yapan Rus askerleri Rum okullarındaki öğrenciler tarafından çiçeklerle karşılanıyor. Çok acı bir tabloydu. Karadeniz kan ağlıyordu. Yollar açlıktan ölen muhacirlerle doluydu. Bu bir insanlık dramıydı. Yılların komşuları (!) ise çiçeklerle düşmanı karşılıyordu.

24 Şubat 1918e kadar işgal altında kalan Trabzon perişan.

GERİ DÖNÜŞ VE KURTULUŞA GİDEN YOL

O güzelliğinden geriye bir şey kalmamış yanmış yıkılmış bir kente dönmüştü Trabzon.

“Bazı Rumların sancağımızı şehre giren Rus komutanın ayakları altına sermesini üzüntüyle, muhacirliği dönüşü olaya şahit olmuş arkadaşlarından dinleyen Cevdet Alap aynı komutanın Rumlardan Avukat Hazar ve avukat Sokrates’in bu girişimine karşılık ‘fetihten bugüne kadar namusunuzu hayatınızı milletinizi muhafaza eden bir devletin yenilgisi sonrası bu alçaklığı yapan sizin gibi nankörler yarın bizim mağlubiyetimiz halinde bizim sancağımızı da galip gelen devletin komutanının ayakları altına sereceğini anladım’ diye azarlamasını da hatıralarında yer veriyor.

En azından şunu da anlamış oluyoruz bu hatırattan, işgal komutanı, yüzyıllardır komşuluk yaptığı ekmeğini yediği devletin bayrağına karşı yarın hesapları yapan bir kısım Rumlardan daha saygılıydı.

Bu da gösteriyor ki Türk’ün Türk’ten başka dostu dün de yoktur bugün de.

Rusların çekilişi işgalin bitişi de bir nefeslik dinlenme gibiydi. Şimdi de bağımsızlık mücadelesi başlıyordu. “İncirlik Faroz Kavakmeydanı Sotha semtlerinde yerli Rum ve Ermenilerin tahribatı çoktu.” 500 yıl Türk sancağının dalgalandığı Trabzon'da Rus işgali altında tam iki yıl gözyaşları dinmeden yaşayan halkımız Rusların geri çekilmesiyle biraz nefes almışken bu sefer de İstiklal Savaşı’nın zor ama İstiklale giden yoldaki mücadelenin içinde yeniden vatan savunmasındaydı.

Merkezi hükümetin giderek zayıflayan otoritesi ve gücü karşısında yerli Rum ve Ermeniler Trabzon'da Pontus hayalleri kurmaya teşkilatlanmaya başlamışlardı. “Trabzon'da milli cemiyetler teşekkül ediliyor ve Kurtuluş Savaşına katkı veriliyordu.”

Santa'da Efkilidi çetesi menfur emellerine ulaşmak üzere Türk ordusunu meşgul ediyordu. Ruslardan sonra hayaller peşinde 1. Dünya savaşını çıkaran dış güçlerin peşine takılıp onların kışkırtması ile çetecilik faaliyeti yapan dünün Osmanlı tebaasındaki eşkıyalar ordumuzu meşgul etmekten öte bir varlık gösteremiyorlardı. Tam bir nankörlük gösterisi içinde hayalleri ile birlikte tarihe gömüldüler.

“Yine Argalya Ağrit köylerinde de Rumlar yer yer hareket halindeydi.” Öyle günler yaşanıyordu ki iki yıl önce aç susuz ölüme mahkûm bir şekilde yurtlarını terk edip muhacirliğe çıkan Türklerin geri dönüşünü takiben kurtuluş savaşı sonrası bu sefer Mübadele ile Rumlar evlerinden oluyorlar.

500 yılı aşkın dostluk ve komşuluk bitmişti. İki yıl önce Rus işgali ile tercihini işgalcilerden yana koyan “eski komşular” bu defa da yaptıkları tercihler sonucu kendileri yerlerini terk etmek zorunda kalıyorlar.

Bütün bu tarihi olaylara asker memur gazeteci olarak tanıklık eden 1898 doğumlu Gazeteci Cevdet Alap daha sonraları ölüm tarihi olan 1947 yılına kadar gazetecilik yaparak Trabzon'un yakın tarihine ışık tutacaktır. Bu anılarını topladığı 74 yazısında hem kent hem de ülke tarihimize dair önemli bilgiler bulunmaktadır. Trabzon'un Kurtuluşunun 100. yılında gazeteci büyüğümüz merhum Hikmet Aksoy tarafından kitap haline getirilen anılar yumağından kısa bir özet sunduk. Günümüzde yaşanan olaylarla geçmişte atalarımızın yaşadıklarını kıyaslarsak, vatanda hür ve bağımsız yaşamanın hiç de kolayca elde edilemeyeceğini bize özgür bir ülke bırakarak canları pahasına öğrettiler. Mekanları cennet olsun.

****

İKİ FOTOĞRAF VE BİR KAHRAMAN KADIN

Neler anlatmıyor ki. Birinde her türlü esprilere konu edilen vatanını savunma adına elinde silahı ile vatan savunmasında bulunan Ukraynalı kadın. Diğer yanda da ülkesini bırakıp bavulunu hazırlamayı da unutmayıp bir başka ülkenin sınırına tatile gider rahatlığı içinde yılışık bir aldırmazlıkla dayanan Suriyeli delikanlılar. Hangileri daha mert, vatansever, ülkesine bağlı ve cesur? O eli silahlı kadın yaşarsa, işler yoluna girerse yine bir gün Akdeniz sahillerine gelip tatil yapabilirse, yine bu yılışık vatansız delikanlılar sahillere hücum edip seyre dalacaklardır. Garip bir dünyada yaşıyoruz vesselam.

Vatan ikide bir bırakılıp kaçılacak bir toprak parçası değil ki. Tatilci modunda sınırları aşıp ülkesi ve ailesini bırakıp kaçan bu insanlar elindeki silahı ile mücadele eden Ukraynalı bu kadınlardan ders alıp utanırlar mı?

Sanmam.

Millet olma, vatana sahiplik bir şuur işidir.

***

RUSYA'NIN ARKA BAHÇE POLİTİKALARI DEĞİŞMİYOR

Rusya Çarlık zamanında da Karadeniz başta olmak üzere batı ülkelerinden İsveç, Finlandiya gibi devletleri de kendi doğal sınırları olarak görüyor ve sık aralıklarla buraları işgal ediyordu. Putin verdiği demeçte bu bölgeler için Osmanlı ve Türkiye ile az mücadele etmedik dedi zaten. Meşhur Baltacı /Katerina tarihi söylencesine sebep olan Prut Savaşı da böylesi bir İsveç işgali sonrasında gerçekleşti.

Çar Deli (çağına göre farklı fikirlerinden dolayı kendine yakıştırılan sıfat) Petro, İsveç işgalinden sonra ülkesine dönerken İsveç Krallığı’nın Osmanlı'dan yardım isteyip sığınması sonucu, Baltacı Mehmet Paşa komutasında gönderilen Osmanlı kuvvetleri Petro ve askerlerini Prut Irmağı kenarında sıkıştırıp kurtulmaları mümkün olmayan bir vaziyette abluka altına aldı. (1711)

Tam bu aşamada Ruslar ne isterseniz vereceğiz diyerek Türklerle barış istedi. İşte bu noktada Rus çariçesi Katerina ve Baltacı arasında bir takım görüşme ve  anlaşmalar yapıldığı söylense de ağır bir tazminat ödenmesi ve diğer şartların da kabulü ile Petro ve askerleri serbest bırakıldı. Fakat Petro daha sonra anlaşmaya sadık kalmadı.

Oysa Prut bataklığında Rus Çarı ve askerlerinin imha edilmesi an meselesi idi. Rusya 93 (1877/1878) harbi diye adlandırılan savaşlarda da Türkleri çok zor durumda bırakmıştı. Ayestofenos'ta 3 Mart 1878'de İstanbul'un şimdi ismi Yeşilköy olan bölgede Osmanlı Devleti açısından ağır koşullar içeren bir antlaşma imzalandı. Ayestefonas antlaşması ve bu yenilgi ile Osmanlı'da dağılma süreci başladı.

Kırım Rusların vazgeçilmez limanı.

Çar zamanında da Komünist Rusya dönemi ve bugün de Kırım hep Rus hâkimiyeti altında kalıp Türkler sürgüne gönderilmiştir. Ya boğazları istemesi, ya Kars Ardahan'a talip olması. Çarlığın son zamanlarına Trabzon'un da içinde bulunduğu bölgemizin Ruslar tarafından işgali. Muhacirlik hikayelerinin halen unutulmadığını Trabzon ve bölge illerimizin de bizzat aile tarihlerimizde yaşadıklarımızla bildiğimizden diyoruz ki, Ruslar bunu hep yapıyor. Afganistan'da yaptı.

Doğu bloku dediğimiz ülkelerini işgal ve kendine bağlayıp aynı ideolojik sisteme dahil edip Varşova Paktını kurdu. Komünizm dağıldı. Bitti. Bu sefer BDT adı altında bağımsızlıklarını elde eden devletleri yine kendi şemsiyesi altında topladı. Putin diyor ki Ukrayna benim. Oraya NATO karışamaz. Yarın ben tehlikeye düşerim. NATO da aynı kafa da. Oralarda olmak istiyor. Rusya bu yayılmacı politikalarla batıyı rahat bırakmaz.

Peki, Ukrayna ne diyor? Ne desin bağımsız ülkesini kurmuş. Tercihini batıdan yana yapmış. Ama batı ona yeterince sahip çıkmamış. Şimdi kimi yorumcular batıya güvenirsen böyle olur derken, Rusya'ya güvendiler de ne oldu sorusunu nedense sormuyorlar? Neticede karşımızda hür ve bağımsız bir ülke var ve işgal ediliyor. Hep merak etmişimdir 1914/1918 arasında yaşanan dünya savaşında Türkiye Cumhuriyeti henüz kurulmamışken, Rusya'ya yardım için yola çıkan müttefiklerini Türk Ordusu boğazda durdurmasaydı Çarlık Rusya’sının yıkımının gerçekleşmesi bir süre daha uzar mıydı? O dönem müttefiktiler. Şimdi düşmanlar. Kimler, İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, Ruslar.

Nasıl bir dünyadayız böyle yüz yılda neler değişiyor. Rusya derin bir kültürün oluşturduğu süper bir devlet. Alt yapısı sağlam. Emellerinden asla vazgeçmez. Bu ona her yerin kendi arka bahçesi olduğu hakkını vermez. Tıpkı ABD gibi, İngiltere ve diğerleri gibi.  Ya Ukrayna, dünya gerçeklerinin film dizisinde başrol oynayan komedyenlerin dünyası gibi olmadığını anladığında işlerini belki düzene sokarlar. Sanat ve sanatçıya saygı duymak başka, öngörüsü, tarihi birikimi ve diplomatik zekâya sahip olan devlet insanı olmak başka bir şey. Bu arada hiç bir devletin de suyu bulandırıp sonra da,  “Ya benimsin ya da yoksun” deme hakkı yoktur.

Ne demişti Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk: “Bağımsızlık benim karakterimdir.”

Yine kurucu liderimizin sözü ile bitirelim: “Yurtta sulh cihanda sulh”