Eyüpspor’a konuk olan Trabzonspor…
Öylesine dağınık, öylesine vurdumduymaz bir görüntüyle ilk yarıyı beraberlikle kapatıp soyunma odasına giderken insanın aklı almıyor…
İnanın, mahalle maçlarında bile bu denli kopukluk görülmez. Bir kırk beş dakika boyunca bloklar arasındaki mesafe bu kadar mı açılır? Defans bloğu ile orta saha, orta saha ile hücum hattı arasında bu kadar mı iletişimsizlik olur?
Rotasyonlu bir on bir sahaya sürülmüşse, demek ki teknik heyetin bu oyunculardan bir beklentisi vardır. Haliyle sporseverlerin de bir beklenti içinde olması son derece doğal…
Mustafa Eskihellaç sahada yok… Kadroda yok…
Olabilir; hasta olabilir. Sarı kart sınırında olduğu için Galatasaray maçına saklanmış da olabilir. Bunlar anlaşılabilir durumlar…
Ama Agusto varken, Pina varken…
Umut Nayir’in takıma ne kattığını sahada gören var mı?
Ozan Tufan, orta sahada kaybolmuşken oyuna nasıl bir etki koyabiliyor?
Sezonun sonuna sayılı haftalar kalmışken ve bu kadar kritik bir döneme girilmişken, üstüne bir de bu kadar basit pas hataları yapılırken, bu oyunla hangi hedefe ulaşılabilir?
İşte tam da bu noktada, oyunun değil bireysel performansın öne çıktığı bir an…
Dakika altmış altı… Agusto sahneye çıkıyor ve Trabzonspor’u adeta ipten alıyor.
Ama burada altı çizilmesi gereken önemli bir gerçek var:
Takım oyunu başka bir şeydir, bireysel yeteneklere bel bağlamak bambaşka bir şey…
Her maç önemli…
Eldeki oyuncu grubunu doğru kullanmak önemli…
Takım birlikteliği ise her şeyden daha önemli…
Ouali’nin gördüğü sarı kart, Galatasaray maçında cezalı duruma düşmesine neden oldu. Bu da ayrı bir handikap…
Tüm bunlara rağmen kazanmak güzel…
Trabzonspor’un, misyonuna uygun bir oyun anlayışını geliştirmesi ise daha da güzel olacaktır…
Sonuç olarak…
Üç puan çok değerli…
Ama oynanan futbol, aynı değeri yansıtmıyor.
Kısacası:
Üç puan altın…
Oyun ise gümüş…