Umut Hep Var da ‘Aşırı İyimserlik’ Doğru mu?

İnsan duygu ve düşünce dünyasını söz ve yazı olmadan önce yüzüyle/çehresiyle dışa vurur genellikle. Bundan hareketle dostları, konu komşuları ya da iş arkadaşları, bulunduğu ortam bir izlenim edinir/edinebilir. Bu kuşkusuz doğal bir yansıma. Özellikle duyguları ne denli yansıtmamaya çalışsanız da gizlenemez oluşuyla ilgili bir “insanlık hali”.

Kişisel ölçekte değişkenlik gösterse bile sosyal/toplumsal anlamda hiç de iyi gitmeyen durumlar karşısında “iyimserlik” adına kimi ahvalimizi sorgulamamız gerektiğini düşünenlerdenim. Gün içinde hiç de iyi olmayan halimizin dışa vurumunda nedense olmayan bir tavır-tutum, bir yapaylık, çoğunlukla “sosyal davranış” ritüeline dönüşmüş gibi geliyor bana. Günlük yaşam sosyal yaşamla birlikte tam bir tiyatroya dönüştü. Gün be gün artan olumsuzluklar, ekonomik-kültürel yoksunluklar bir “mutluluk oyunu” ile yok sayılmakta. Adeta bir oyundaki senaryonun ilgili karaktere yüklediği mizansen, yolda-izde, sokakta, kahvede, lokalde dahası siyasi kulislerde yaşanmakta. Zorda olanın gülümsemesinin yapaylığı saklanamazlığı sırıtmakta adeta. Nezaketen verilen “iyilik-güzellik” yanıtlarını yüzler yalanlıyor.

Bir Polyannacılık desem yerinde olur mu bilmem? Kavram tartışmasına akademik düzeyde girmeden bir anımsatmayla devam etmeli. “İyimserlik”, Polyannacılığı kapsayabilir ancak sadece Polyannacılık çok gerçekçi ve bütünleyici bir iyimserlik sayılamaz. Özellikle bizde başta siyasal ortamda olmak üzere kültür-sanat-yazın ve etik alanlarda karıştırılan bir durum.

Aşırı iyimserlik tartışılabilir. Ancak her olumsuzlukta, özellikle sosyal konularda (u)mutlu olmak için yapay neden üretmek gerçeği zorlamak ya da saptırmak değil midir? Bu yönüyle doğru saptama yapamayan ya da doğru tanıyla çözümleme yapamayan anlayış, sığlığın bataklığından kurtulabilir mi? Hele siyasal önderliklerin kamuoyunun zinde tutmak adına gerçeği bir bakıma gölgelemek olan “aşırı iyimserlik” söylemi, ayağı yere basmayan bir siyaset olmaz mı? Yani yangını yok saymakla yanma eylemi biter mi, müdahale zorunlu değil mi?

Umut dolu olmak, çözüme inanmak, bunun için savaşım vermek yadsınamaz başka bir şey elbet. Var olmanın olmazsa olmazı, yaşamın nirengi noktası. Yani bir olayın, sorunun ya da durumun temelini oluşturan, doğru karar verebilmek için ölçüt alınan en önemli dayanak; bir insani çıkış refleksinin bilinçli davranışa, eyleme, uygulamaya dönüşmüş durumu bana göre, küçümsenip yok sayılamayacak! “Su yatağını bulur” ile kurulan set ve baraj etkenini/engelini ayırt etme edebilme sorunsalı... Sosyal anlamda “yazgıyı” reddedebilme insancıllığı... Biraz da sanırım genel otoritenin yanında “toplumsal otorite” nin baskısını aşma savaşımı.

İyimser insan olumsuz olgu ve olayları, gelişmeleri görür, insan olmanın gereği de üzülür elbet. Ama öte yandan duygu girdabına düşmeden durumu, koşulları, olanakları ve seçenekleri inceleyip değerlendirerek değiştirmeyi amaçlar. Bu bağlamda olumsuzluklar içerisinde “teselli” ya da “kötünün iyisi” seçenekleri kabullenilmeli mi? Bunca yoksulluk, yoksunluk ve sorunlar yumağı içinde “devede kulak” sayılan sevinilecek bir halkaya sığınmak, bunu sürekli öne çıkarmak, mutluluk sahnesi/görüntüsü sunma politik bir aldatmaca değilse illüzyonist bir yanıltma olmaz mı? Hele yüzlerce açmazla cebelleşen toplumsal sınıf ve katmanların önüne hiç de önceliği olmayan yapay gündemi boca etmek, “Tavşan Kaç” oyunu ile onları uğraştırmak/meşgul etmek hangi akla hizmet!

(……..)

Kuşkusuz iyimserlik genelde olumlu bir motivasyon, direnç ve devinim gücü. Bir ölçüde ruh sağlığımız için de gerekli. Ancak sürekli “aşırı iyimserlik” /Polyannoculuk gerçeklerin reddine, kimi duyguların bastırılmasına dahası sorunların üstüne gidip çözmek yerine görmezden gelme ya da “halının altına süpürme” gibi kişiyi oldukça sağlıksız bir duygu ve düşünce sarmalına itmesi tehlikeli ve yaygın bir olasılıktır. Hele fazlasıyla artan örnekleriyle toplumsal yapıyı biçimleyip devingen olmayan, kabullenen ve mutsuzluğu içselleştiren bir sosyal yapıya evrilme/dönüşme tehlikesi, çok daha öncelikli ve yaşamsaldır diye düşünüyorum.

Kişilerin tercihi diye sunulan, aslında dayatılan sahte mutluluk, yapay sevgi/saygı, gülücükler, içten olmayan bir dostluk-kardeşlik biraz da “barış”, “güllük-gülistanlık” gösterisi insanımıza iyi mi geliyor, yoksa az olsa da baskın olan bir anlayışın/anlayışsızlığın dalga dalga yükselişi mi? Belki sorun gerçek mutluluğu arayıp peşinde koşmak, ne pahasına olursa olsun savaşım vermek “zorluğu” yerine, “mutluluğu” hiçbir emek ve çaba harcamadan “gibi” yaparak-görünerek-yaşayarak yapay mutluluğu yeğlemek; daha kolay görünen ve desteklenip pompalanan, yoğun albenisi ile sunulan bir sanallık, bir aldatmaca aslında!

-Yarınlar Güzel Olacak-