Uyuşturucu bataklığı, bir toplumun sadece "suç" sorunu değil, aynı zamanda ruhsal, sosyal ve ekonomik bağışıklık sisteminin çöktüğünün en acı göstergesidir. 2026 yılına dair hayallerimizi kurarken, bu karanlık tabloyu dürüstçe analiz etmek ve çözüm yollarını somutlaştırmak zorundayız.
Neden saplandığımızı iyi tesbit edebilirsek, nasıl çıkacağımızı da daha iyi analiz edebiliriz.
Bugün toplumumuzun damarlarına sızan bu zehir, birdenbire ortaya çıkmadı. Bu noktaya gelmemiz, yıllar boyu biriken ihmallerin ve yanlış toplumsal kabullerin bir sonucudur.
Aile, bireyin ilk sığınağıdır. Ebeveyn-çocuk ilişkisinin yerini "evin otelleşmesi" aldığında; sevgi ve ilgi açlığı çeken gençler, bu boşluğu sahte aidiyet hissi veren sokak gruplarında doldurmaya başladı.
Gençlerin "ne kadar çalışırsam çalışayım hak ettiğim yere gelemem" düşüncesi, büyük bir boşluk ve umutsuzluk yarattı. Umutsuzluk, her türlü bağımlılığın en sadık dostudur.
Uyuşturucuyla mücadeleyi sadece "torbacı yakalamak" olarak gördük. Oysa arzı engellemek kadar, talebi yaratan psikososyal çöküşü onarmayı ihmal ettik.
Baksanıza Trump bile, bağımsız bir ülke olan Venezüela’ya güya uyuşturucu trafiğindeki rolü gerekçesi ile saldırıp, tabiri caizse; yatak odasından aldığı, seçilmiş devlet başkanı Madura ve eşini haydutlara rahmet okutturacak şekilde helikopterle kaçırarak Amerika’ya getirebiliyor. Yani haydutça da olsa, dünyaya uyuşturucu ile mücadele ediyorum mesajını veriyor. Aslında dünya buna inanmayıp, Trump’ın fazla uyuşturucu aldığı için böyle bir haydutluğu yaptırdığına inanıyor!
Sanat ve medya yoluyla "kısa yoldan zengin olma" veya "isyanın sembolü olarak madde kullanımı" gibi temalar estetize edildi. Türk kültürünün dayanışmacı ve koruyucu yapısı, kontrolsüz bir bireyselleşmeye yenik düştü.
Nasıl Kurtuluruz sorusu hepimizin kafasını fazlaca meşgul etmektedir.
Bataklıktan çıkmak, sadece bataklığı kurutmakla değil, o toprağa yeniden can suyu vermekle mümkündür.
Okullar sadece bilgi yüklenen yerler değil; hayır diyebilme, stres yönetimi ve özgüven kazandırma merkezleri olmalıdır. Köy okullarının açılması ve 1 milyon öğretmenin acilen görevlerine atanması, bu mahalle denetimini ve aydınlanmayı yeniden başlatacaktır.
İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılama kaygısı gütmediği, vergi yükünün adil dağıtıldığı bir düzende stres azalır. Ekonomik güvence, bireyi suça ve uyuşturucuya iten en büyük tetikleyiciyi ortadan kaldırır.
Gençlerin adalete güvenmesi gerekir. "Çalışırsam başarırım" inancı, uyuşturucunun sunduğu sahte kaçış dünyasından çok daha caziptir.
Bağımlı bireyleri suçlu olarak damgalamak yerine, onları topluma kazandıracak modern ve ücretsiz rehabilitasyon merkezlerini her ilçeye yaymalıyız.
Komşunun komşuyu gözettiği, çocukların sokakta güvenle oynadığı o dayanışmacı Türk sosyal yaşantısını modernize ederek geri getirmeliyiz.
Uyuşturucuyla mücadele, bir asayiş operasyonundan ziyade, Şeyh Edebali’nin dediği gibi, "insanı yaşat ki devlet yaşasın" operasyonudur. Adaletin tam işlediği, liyakatin esas alındığı ve sevginin temel iletişim dili olduğu bir 2026'da, bu zehrin kök salacak toprak bulması imkansızdır.
Toplumumuzu ve gençlerimizi sürülmek istendikleri bu zehir bataklığından kurtarmak için hepimize çok önemli görevler düşmektedir. Bunun farkında olmak, gençlerimizi ve yarınlarımızı korumak ve kurtarmak toplumunuzun en büyük hedefi olmalıdır.