YANLIŞ ADAM YANLIŞ MASA!

YANLIŞ ADAM YANLIŞ MASA!

Büyük bir çoğunluğunuz bilir ya da duymuşluğunuz vardır bu atasözünü: “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” veya “halka verir talkını, kendi yutar salkımı” / Talkın: Öğüt anlamına gelmektedir. Bu söz “başkalarına verdiği öğütlere uymayan, tutarsız, ikiyüzlü insanları anlatır.” Bunun en tipik örneği, yüzyıllardır tekrarlana gelen “hocanın dediğini yap, gittiği yoldan gitme” sözüdür. “Hoca doğruyu söyler, ama kendisi yapmaz.” / Dediğini yapan hocayı bulmak meğer ne kadar zormuş! / Herkes ormanları sever, fakat yine de yakar.

“Iğdır’dan kalkan bir sincap, ayağı toprağa değmeden Ege’den su içmeye gidermiş.” Anadolu çok zengin ormanlarla kaplı bir toprakmış eskiden. İnsan ayağı değen her yerden çekilmiş ağaçlar, ormanlar. Bu topraklar yoksullaşmış, yoksullaştırılmış. / Eski köyler dağların yamacına ya da yamacın ovayla birleştiği kıyılarına kurulurdu. Toprak işlenir, verimli kullanılırdı. Şimdi kentler bile ovalara genişletilerek verimli topraklar üretimden düşürüldü.

Ağacın-ormanın devlet katında sahip çıkıldığı, yangınlara karşı korunduğu, fırsat ve olanak bulunduğunda da fidanların dikilip orman yetiştirildiği bir işlevi olduğu bilinir ve inanılırdı. Her yıl düzenlenen “orman bayramıyla” çocuklarla fidan dikerek törenler yapan, ağaç ve orman sevgisini anlatan bir Orman Bakanlığı ve Orman Genel Müdürlüğü vardı. Ağacın insan için, toplum için, doğa için, tüm canlılar için ne denli yaşamsal değer taşıdığını özlü sözlerle, televizyon kanallarında özel sıpot yayınlarla anlatmaya ve duyurmaya çalışırdı.

Sonra “bu güzel eylemlerin muhatabı kim, ya da kimler” diye sorardım. / Niye mi?

Biliyorum: Radyolarda, televizyonlarda, gazetelerde, okullarda, çok güzel insanlar, çok güzel sözlerle ağacı, ormanı, gerekliliğini, yararlarını, iklimi, yağmuru, oksijeni, toprağı, kullandığımız eşyaları, hatta “kalkınmış ülke” olmanın ölçütlerinden birinin orman zenginliği olduğunu açıklarlardı ve bunların hepsi de doğrudur. Şu andaki yönetimde bulunanlar da aynı bilgi, duygu ve düşünce sağanağını çocukken yaşamışlardı. Onlar da ağaç ve orman karşısında heyecanlanmışlardı. İnanıyorum ki Orman Bakanlığı’nda ve Orman Genel Müdürlüğü’nde çalışanlar fidan, ağaç ve orman konusunda kitaplar yazacak bilgiye ve belgeye de sahiptirler.

Ne kadar acıdır ki, bu insanlar, hangi bakanlıkta olurlarsa olsunlar ağaçlar kesilirken, ormanlar ve doğa “TAHRİP” olurken ağızlarını açmıyor, kıllarını dahi kıpırdatmıyorlar.

Hani “bir tohumdan bir fidan, bir fidandan bir ağaç, bir ağaçtan bir orman yapma” ülkülerimiz vardı ya. “Toprağı en iyi tutan ve koruyan ormanlardır. Ormanı sevmek vatanı sevmek demektir.” “Yaş kesen baş keser” iddiasında bir inanca sahiptik. “Ormansız yurt, vatan değildir” diyen Atatürk bir toprağı vatan yapmak için ölmenin yetmediğini daha nasıl anlatsındı. Sellere, heyelanlara, yangınlara karşı azami duyarlığı gösterecektik. Ünlü şair Nazım, bireyle toplumu orman benzeşmesiyle ölümsüz bir biçimde dillendirmedi mi: “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / bir orman gibi kardeşçesine.” “Ağaçlar hayatın kaynağıdır ve geleceğe bırakılacak en değerli mirastır.” / Ormanlar cayır cayır yanarken, Japon harakiri yaparken, bizdeki sorumsuz sorumlular “istifa etme” erdemini dahi gösteremiyorlar.

Ormanı bu denli anlamlandırırken, hayatla, toplumla, gelecekle özdeşleştirirken nasıl oluyor da orman yangınlarında “şöyle görev yaptık, şu kadar yangın uçağı, şu kadar helikopter kullandık” diye tozu dumana katarak konuşuyorlar. Görevinde ihmali bulunanları en ağır bir dille eleştiriyorlar, hakarete varan sözler kullanıyorlar, -öyle ya ağacı, ormanı koruyor ve sahip çıkıyorlar-,bu kadar vatanseverseler zeytinler kesilirken, çamlar, ormanlar tahrip olurken neden susuyorlar?

Yol yapılırken gereğinden fazla ağaç kesiliyor, maden çıkarma çalışmaları yapılırken ormanlar tahrip ediliyor, HESLER yapılırken ormanlar yok ediliyor… Öyle ki, çıkan topraklar taşınıp çukur yerlere dökülerek bir kazanım olarak yararlanılmıyor. Tarıma uygun duruma getirilmiyor. Derelere, çaylara, nehirlere sürülerek denizlere gönderiliyor. Heyelandan daha zalimce, toprağın avuçlarımızdan kayıp gitmesine neden oluyorlar. / Toprağa, ağaca, ormana sahip çıkan köylüleri jandarma karga tulumba alıp götürürken gıkları bile çıkmıyor, engel olmuyorlar…

Bugün izlenen politikalarla, özellikle “maden ruhsatı” dağıtma ve maden aramadaki sorumsuzluklarla dağ, taş, ova, yayla, ormanlar acımasız bir biçimde yağmalanarak her taraf derin, biçimsiz ve bir daha geri dönüşümü olmayan taşlıklara, kayalıklara dönüştürülüyor. Mermer, kömür ocaklarında, altın, bakır, çinko arayışlarında korkunç bir biçimde tahrip edilen ve yağmalanan bir Türkiye doğası var. Toprak kirleniyor, su kirleniyor, hava kirleniyor ve topraklar denize gidiyor. / “Bize Türkiye’nin her yeri Akbelen’dir, Kaz Dağları’dır. Bu gidiş durmalı, topraklar avucumuzun içinden kayıp gitmemelidir” diyen ve eylem yapan halka onlar, jandarmayla, biber gazıyla saldırıyorlar.

Evet madenler işletilecek, adam gibi, usulüne uygun bir biçimde. Havaya, suya, toprağa, doğaya en az zararla… Sel önünden kütük aşırırcasına değil, talan edilircesine, yağmalarcasına değil… Yasalara, yönetmeliklere uygun olarak; vatan toprağı olduğu unutulmadan, havaya, suya, toprağa, doğaya ve tüm canlılara saygı duyularak…

Hak edilmeyen mevkilere, yanlış koltuklara, yanlış masalara oturtulunca insanlar “vatan, millet, hak, hukuk, adalet, insanlık, insanca yaşama, iyilik, güzellik” gibi ülküler ve erdemler unutuluyor. Kutsal vatan toprakları “köstebek yuvasına dönmesin”, yerli ve yabancı şirketlerce “talan edilmesin, ormanlar yağmalanmasın, topraklar akıp denize gitmesin” diye toprağına, vatanına sahip çıkan yurtseverlere, devlet “biber gazıyla engel oluyor, jandarmayla kuşatıyor, gözaltına alıyor, öncü gördüklerini de tutuklattırıyor.”

Şirketler korunup baş tacı edilirken bu toprağın sahipleri parya muamelesi görüyor. Hani ağacı, ormanı koruyup sevecektik; nerede kaldı bu sevgi, bu saygı, bu sahip çıkma? Sevgiyi, saygıyı istemezdik, zarar vermesek, elin adamına üç kuruşluk çıkar için bu toprakları, bu ormanları teslim etmesek…

Sevgiyle, esenlikle kalınız…

bilbatuhan@hotmail.com