YAZARA KÖR TOPLUM!..
Bir eserin hangi doğum sancıları çekilerek vücut bulduğunu bilmediğimiz gibi bütün sığlığımızla bu büyük fikir uğraşıyla alay bile edebilecek nadanlıktayız.
Emsalimiz yok bizim, medeniyet dünyasında. Sözün hasına değil pasına aşık, acayip bir halet-i ruhiyemiz var. Daha ilk sözcükleri öğrenen bebelerimize galiz ifadeleri öğretmeyi dünyanın ilkel kabileleri bile yapmazken, biz kahkaha atarak icra ediyoruz hezeliyatımızı.
Neden böyle karamsarım diye düşünen okurlarıma müşahhas bir şeyler söylemem gerekiyor galiba..
Evet tam da sırası..
Trabzon Beşikdüzü’nden neşet etmiş eliöpülesi bir kalem var. Duymayanlar için bu kadın yazarımızın adını deruhte ederek yazıyorum; Emine Özgenç..
Öğretmen-yazar silsilesinin çağımızdaki en usta kalemlerinden. İlk romanı 'Eylül 12'den Vurdu' son yazdığı eseri ise 'Eynesi Ana'dır.
Okumayan toplumun okuyan kesimine seslenerek diyorum ki bu iki romanı okumayan, yakın tarihin yüreklere ne acılar bıraktığını kaçırmış sayılır.
Eynesi Ana'da fedakarlığı, insanlığı, paylaşımı ve yiğit kadın duruşunu savaşların esintileri altında okurken; Eylül 12'den Vurdu eserinde ise darbelerin darp ettiği erkek ve kadın hissiyatlarının savmaz izlerini gözü yaşlı bir iklimde yaşıyorsunuz.
Ekranlara mahküm zamane gençliğinin gözlerini, kitapların büyülü saifelerine rücu ettirmeden, biz git gide körelen zihnimizi denizin böğründen bir zıpkın gibi fırlayan rüzgarlara açamayacağız. Hep kuru, hep naçar, hep nadan halimiz öylesine sürüp gidecek. Yani ömrü, beşikten kalkmadan mezara bırakacağız.
Zaten beşiktekilerden daha fazla mecaz bilmeyişimizin bir numunesi değil mi etrafımızda akan hayat.
Biz yanıbaşımızda filizlenip süreğen olan nice bitkileri fark etmeden kaybeden değil miyiz? Emine Özgenç, Nazan Bekiroğlu ve nicesi yanıbaşımızda büyüyüp serpilen ama çok da fark edemediğimiz nadideler değil mi?
Gençlerin, reklamlarla paletli dozerlerin izine yatırıldığı bir vasatta; hakiki yerine belli merkezlere haseki olana ezdirildiğini ne zaman izanımızda hissedeceğiz?
On ikiden vurulmuş bir kültürürün gerçek mümeyyizlerini ne zaman tabip bileceğiz?
Umudumuzu, annemizin üniversiteye giderken cebimize özenle katlayarak koyduğu mendillere mi, yoksa hergün sümkürülüp atılan kağıt mendilere mi saralım?
Ben eşyanın, nesnenin ve en önemlisi de kitabın namusuna inanırım.
Öyle iz bırakmadan günlük çöpe dönüşen, reklamlarla başımıza vura vura okutulanlardan yana değilim.
Kelimeleri hissiyatla işleyen gönültablardan yanayım.
Yazara hendek olanların tercihi reklamoğullarından yana..
Bizim safımız harsoğullarından, ‘Öz-genç’ten yana..