Yeni Eğitim-Öğretim Yılı Başlarken

Eylül ayı öğrenci, öğretmen, veliler için telaşlı bir başlangıç ayı. Sevimli yüzlerin, buluşmaların, kaynaşmaların ve mutlu görüntülerin, okul yolunda, koridorlarda ve öğretmenler odasında kahkahayla karışık yaşandığı ilk haftalar… Çok eskilerden söz etmiyorum ancak günümüzde pek bulamadığımız görüntüler aklıma geldi bu günlerde. Giderek artan bir hoşnutsuzluk, tam bir “suratsızlık” a evrilmiş. İlk heyecan ve merak duygusunu bir yana bırakırsak büyük bir öğrenci ve öğretmen kitlesinin isteksizliği yakın yıllarda artarken yeni bir eğitim-öğretim yılına geldik.

Cumhuriyetin aydınlanma ocakları okullar… İlk yıllarında bütün köylere ulaşmaya çalışılan bir seferberlik… Ülkemizin başta kırsal alanlar/köyler/kasabalar olmak üzere öncelikle eğitimden, bilimden, kültür-sanattan yararlanmasını amaçlayan köktenci atılımlar… Köy ilkokullarının yaygınlaştırılması çabasına katkı olarak Köy Enstitülerinin kurulması… Üretim merkezli eğitim-öğretim anlayışıyla giderek 21’e ulaşan sayılarıyla, aydın öğretim kadrosuyla, on binlerce mezunuyla ülkenin dört bir yanını saran öğrencileriyle, kardeşlik, dostluk, dayanışma ve yurtseverlik duygularıyla donatılmış sevgi-saygı yuvaları… “Devlet/Cumhuriyet Okulları” kavramının ülkemizde ilk ortaya çıkışı…

Eğitim-öğretimde ilk büyük yıkım, Köy Enstitülerinin kapatılması! Ülkemizin bugünkü çıkmazının ilk başlangıcı. Fakat ben bugün bunu tartışmayacağım. Eğitim-öğretimin son yıllarda giderek artan bir hızla batağa sürüklendiği gerçekliği ile yüzleşmenin bir an önce yapılması gerektiğini öne çıkarmak isterim. Bunun için öncelikle öğretmen yetiştiren kurumların yeniden biçimlenmesi zorunlu. Öğretmen yetiştirme izlencesi ile her tür eğitim-öğretim izlenceleri kamu yararı gözetilerek, ilgili gereksinimlerin saptanmasını da dikkate alarak hazırlanmalı. -Teknik ayrıntı ve akademik çalışma bu yazının konusu değil ayrıca ele alınmalı.-

Anayasa 42. Madde, “Eğitim-öğretim, Atatürk ilkeleri ve devrimleri doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre devletin gözetim ve denetimi altında yapılır.” diyor. Yine anayasanın değişik maddelerinde yer bulan özgürlük, eşitlik, kardeşlik, yurttaşlık, ulus olma bilinci, cumhuriyetçilik gibi kavramların laiklik olmadan yaşayamayacağını büyük bir öngörü ile saptayan Atatürk ve Cumhuriyetin kurucu iradesi 1924 Anayasasına ek olarak 10 Nisan 1928’de ilk adımını atmış ve 5 Şubat 1937’ de de Anayasaya Laiklik ilkesini eklemişlerdir.

Bu anımsatma ve vurgudan sonra ikinci büyük kayıp köy okullarının “Taşımalı Eğitim” adı altında kapatılmasıdır. Bu kapatma olayı köylerin de boşaltılmasını hızlandırmış. En önemlisi de köyün aydınlanma merkezi olan okul ve öğretmenin köyden uzaklaştırılarak çoluk-çocuğun, gençliğin, ahalinin cami imamına ya da hurafe merkezli dinsel/mezhepsel yapıların kucağına itilmiş olması gerçekliğidir! Oysa Cumhuriyetin stratejik bakışı, her köye bir ilkokul, kimi merkezi köy ve kasabalara da ortaokul, halkevi/halkodası açarak eğitim-öğretim ve bilgi edinmenin yanında aydınlanmayı da sağlamaktı.

Üçüncü büyük kaybı da son yıllarda artan hızıyla sürdüren MEB aracılığı ve onun başındaki “zat” ile yaşamaktayız ki oldukça can yakıcı ve dönüştürücü! Laik ve bilimsel eğitim yerine dogmatik ve dinsel/ideolojik bir yaklaşımın öne çıkarılıp merkeze alındığı uygulamalar. MEB kendi düşünce dünyasına uygun gördüğü kişilerle ve kurumlarla eğitim izlenceleri düzenlemekte, eğitbilim uzmanları, demokratik kitle örgütleri, eğitim sendikaları yok sayılmakta.

Oluşturduğu kadro biraz incelendiğinde Cumhuriyetle/Devrimlerle sorunu olan kişi, kurum ve kuruluşlar, vakıflar, cemaatler hemen öne çıkmakta. MEB’in öğretim izlencelerine, uygulayıcı yöneticilere, öğretmen profilline/görüntüsüne bakıldığında genel çerçevesiyle kaba bir ideolojik döngü kendini açığa çıkarmakta. Günümüzün orta çağı diyebileceğimiz bu ideolojik düzlem/zemin, bilimsel eğitime de uygun değildir. Ayrıca bu sistemde, nesnel bilimden, kültür-sanattan yararlanamayan/beslenemeyen kitleler zaman içerisinde evrilebilen, maalesef kolay güdülen topluluklara dönüşürler ki günümüzün ve geleceğimizin en büyük tehlikesi budur!

Bir zinciri tamamlayan halkalar gibi uygulamalarda da karşımıza çıkan yanıyla dinsel/mezhepsel saiklerin belirgin olarak öncelendiği görülecektir. Eğitim-öğretimin laik, demokratik, eşit, karma, erişilebilir olması anayasal bir zorunluluk iken uygulama buna aykırı biçimde yaygınlaştırılarak yeni bir gelenek oluşturulmaya çalışılmakta. Bu gelenekte eğitimin nesnel ve evrensel bilimsel ilkeleri yerine gizli ya da açık hurafe taşıyan kimi dogmaların ve dinsel/mezhepsel tabuların öne çıkarıldığı çok açık.

Bunun uygulanması sırasında alıcı-verici durumundaki öğrenci ve öğretmenleri, ayrıca öğretmenleri kendi arasında karşı karşıya getirecek sonuçlar kim nasıl önleyecek?

Yeni bir “itibarlı” öğretmen ve “ideal” öğrenci görüntüsü sergileme, çağdaş, laik, demokratik ve bilimsel ilkelerden ödün vermek istemeyen öğretmenleri töhmet altında bırakmayı mı amaçlamakta yoksa?

Genel yöneticilerin profiline bakıldığında geniş bir mobbing/baskı uygulaması da buna eklenince rahatsızlık bir kat daha artmakta, gerçek eğitimci teslim alınmak istenmekte!

Kimi okullarda kızlar-erkekler şubeleri ayrılmakta. Merdivenler, koridorlar, giriş-çıkışlar buna göre biçimlenmekte, karma eğitim eylemsel olarak bölünmekte.

Kılık kıyafet serbestisi adı altında bir eğitimciye/öğretmene kimsenin yakıştıramayacağı görüntülerle öğrencilerin karşısına çıkmak nasıl bir “rol model” ve özgürlük anlayışıdır bilmem!

Yine mescitlerin yaygınlaştırılmasıyla birlikte ilgili “gönüllü rehber öğretmen” bolluğu sayesinde okullarda körpecik beyinler aşırı baskıyla yönlendirilmekte ya da ötekileştirilip kimlik ve kişiliklerine saldırılmakta, “ezik” ve itaatkâr çocuk ve gençler, sorgulama ve çözümleme/tahlil becerisinden yoksun bırakılmakta.!

Bu koşullar devam ederken, öğrencisiyle, öğretmeniyle, velisiyle bütün eğitim-öğretim bileşenleri nasıl dostluk, barış, kardeşlik içerisinde sürece dahil olacaklar? Birbirlerine kuşkuyla ve “öteki” gözüyle bakmaları nasıl önlenecektir?

-Yarınlar Güzel Olacak-