“Yenilik/Değişim” Diye Dayatılan “Değerler”

Doğanın kendini tazelemesi, insanoğlunun değişen-gelişen durum ve koşullara göre kendini yenilemesi olması gereken bir akış ve uyum konusu. Yaşamın devingenliğine, hızına ayak uydurmak biraz da. Güncelliğini yitirip tarihin tozlu sayfalarında kalmamak kaygısı da denilebilir. Bencil ve öznel bir mantıkla doğanın baş aktörü sayılan, diğer canlılardan üstün tutulan “insan”’ın diyalektik değişimi kuşkusuz yadsınamaz. Bu doğa yasasından bağımsız olarak çok kullanılır oldu şu “yenilik”. Siyasilerin başarısızlıklarını örtmek, oportünizme savrulup ideolojik kaypaklıklarını gizlemek için sarıldıkları sihirli “değişim” le birlikte!

Bu doğa yasasını değişik sanat-kültür alanlarında ve özellikle siyasette sömüren/suistimal eden bir anlayış günümüzde yaygınlaşmakta. Kültür-sanat adına emek-yoğun yaratının yerine yaygınlaşan yüzeyselliğin, biçimselliğin, estetik yoksunluğunun el üstünde tutulduğu, piyasacı mantığın/kültürün çok sevdiği, diline doladığı… Post modern kültürün düşün-sanat dünyasına ve siyasete dayattığı…Köklü ya da güncel konuların/sorunların çözümünde başarısızlığın örtülmesi için kullanılan “yenilik”, “yenileşme”, “değişim”, kalıt olarak sarılıp yüceltilmesi gereken değerleri kenara itmenin tılsımlı sözcükleri mi acaba! Ya da cehennemin yollarını güllerle bezemek mi?

Değişik sanat disiplinlerinde özellikle “reddiye” diye nitelendirebileceğimiz bir küçümseme-hor görme yaklaşımı teknolojik destekle birleşince emek ve üretimin, yaratının değeri hızla gölgelenmekte. Daha önceki yazılarımda değinmiştim, “yapay zekâ” dan söz etmeyeceğim. Onun büyük etkisinin yanında kültürel ve etik bir sorunsal, benim dikkat çekmek istediğim. Aslında gelenekselle güncelin arasında var olan köprünün zarar görmesi ve giderek yıkılma olasılığı sorunsalı…

Her kavram tartışılabilir kuşkusuz. Kimi ikincil anlamlar ya da yan anlamlar duruma/koşula göre anlatımda esas alınabilir. Günümüzde “değişim”, “yenilik”, “aydın”, “sanatçı”, “kültür insanı” gibi yaygın kullanımlar tarihsel anlamlarıyla ve niteliksel yanlarıyla öne çıkarılmalı diye düşünüyorum. Her önüne gelenin diline dolayamayacağı, kolay yargıda bulunamayacağı, ciddi birikim/donanım gerektiren bir üst yapısal varsıllığın örneği olarak yansımalı topluma.

(………..)

Uzun geçmişten bu yana “usta-çırak ilişkisi”, geleneğimizin büyük öğretilerinden biri olarak bilinir. Birlikte yol almanın, pişmenin-olgunlaşmanın yanında sevgi-saygıyı, adabı/görgüyü, disiplini, geleneği bütünleyen bir okul özelliği ile öğrenmeyi ve içselleşen davranışı tamamlar. Bu yazılı olmayan ortak bir bellek/kültür ve kurallar bütünüdür de. Yeniliğe açık olması yanıyla da kuşaklar arası uyuma özen gösteren tarihsel bir zincirin yeni bir halkasının oluşmasına da yol açar. Kuşkusuz bu içselleşme süreciyle varılan bir davranış/duruş/eylem aşamasının, sanat ve sanatçı duruşunun tavrından söz ediyoruz. Buna direnmenin zorlaştığı günlerden geçerken “sanat” adına öne çıkarılan ve “sanatçı” ukalalığının teşvik edildiği çürümenin bütün toplumla birlikte kültür/sanat/yazın dünyasını da sarmaladığı gerçekliğini görmezden gelemeyiz. Bu körlük gerçek sanat dünyasına büyük haksızlık olur!

Çağına tanıklık etmenin yanında geçmişle bugünün ve geleceğin bağını koparmadan aranan “yenilik” kuşkusuz sanatta özgünlüğü gölgelemez. Yer yer usta-çırak ilişkilerinin sürdürülmesi, kimi olumsuzlukları geçmişin karanlığına itme dahası yok sayma ve linçe varan hadsizlik “yenilik” adına kabul edilebilir mi? Dönemsel koşullar, “piyasa kuralları” ve öne çıkarılan ekonomik-sosyal-siyasal-kültürel kaygılar kuşkusuz büyük çeldirici etkenler olarak sanatsal üretimin önünde engel. Buna bir de sistemin vahşiliği, kural-yasa-töre ve her tür değer tanımayan bencilliği/çıkarcılığı eklenince sanatın ve sanatçının önü iyice kesilmekte. Bunun yanında yine buna koşut bir tehlike, “yenilik” ve “değişim” savıyla bir “etik” oluşmakta/oluşturulmakta, kendi hukukunun yanında görece ahlaksızlığı da barındıran bir “özgürlük” sığınağı/gerekçesi ile kurumsallaşmakta.

Sanatçı duruşu sadece bir siyasi duruşu yansıtmakla kalmaz, olgulara/olaylara/kişilere çok yönlü/boyutlu bakmayı ve bu bakışı kamusal alana yansıtmayı öngörür ki bu da asıl toplumcu siyasal bir bakıştır. Bu bakış siyasete sosyal medya çıkışları ve slogan türünden açıklamalarla katılıp kolaycılığı yeğleyen sisteme bütünleşmiş/uyumlu yaygın bir kesimle/anlayışla barışık değildir, olamazdı da! Ancak “alışma”- “alıştırma” ya da “kanıksama”- “kanıksatma” diye insan bilinciyle mücadele eden bir sürecin varlığı da güçlü bir olgu/süreç!

Bu sosyal durumdan hareketle “alıştırmaya”, “kanıksatmaya” direnme denilebilecek bir vicdani duruşla, bir bilinçle davranış, kitlesel olarak öne çıkarılmalı. Her “yenileşme”, her “değişim” söylemine aldanmamak uygar birey ve çağdaş yurttaş sorumluluğudur diye düşünüyorum. Genel anlamda yüreklerin nasırlaşmaması, beyinlerin uyuşturulmasının engellenmesi bir bakıma. Yurtsever aydın İlhan Selçuk’un dediği gibi, “Yüreğimiz nasırlaştıkça vicdanımız pörsür, aklımız törpülenir, insanlığımız eksilir… Zulüm görenlerin yardımına koşmak, kendi insanlığımızı korumak anlamına gelir.”

-Yarınlar Güzel Olacak-