Trabzon’dan gazetemin verdiği Başbakan’ın Rize mitingini takip edip izlenimlerimi aktarma görevimi bihakkın yerine getirmek için saat 10.00 sularında hareket ettim. Yoldayken arkadaşım Adnan Er’i aradım. Başbakanın teyze oğlu olduğu için programı en iyi ondan öğrenebilirdim. Sağolsun Rize’de karşıladı beni, birlikte yemek yedik. Kendisi miting komitesinde olduğu için işlerinin yoğunluğunu hissettiğimden ona müsaade edip ben bir çay ocağında mitingi beklemeye başladım. Miting 13.30’da yoğun bir katılımla başladı. Ben oldukça Başbakan’a yakın bir konumda alanı önce kolaçan ettim. Kadınların ilgisi bir hayli fazlaydı. Gençlerin kulakları sağır eden bir tempoyla ‘Recep Tayip Erdoğan’ ismini ardı ardına belli bir ezgiyle tekrarladıklarını duydum. Başbakandan önce iki bakan konuştu. Açıkçası onları kimsenin taktığı yoktu. Ne zaman ki Başbakan kürsüye çıktı adeta Rize Rihter olçekli bir deprem yaşandı.
Miting, sanki iki dostun muhabbetini andıran bir sohbet şeklinde gerçekleşti. Yatırımlardan bahseden Başbakan’a büyük bir alkış
gelmedi. Şaşırdım. Başbakanın, ne zaman dünya siyasetini Mısır’dan Suriye’ye; Amerika’dan İsrail’e uzanan ikiyüzlülük bağlamında yorumlayan konuşması kulaklara ulaştı adeta yeri göğü inleten çığlık ve alkışlar gök kubeyi yıkacak gibiydi. Burada şunu iyice idrak ettim ki biz bir imparatorluk bakiyesi bir milletiz. Çünkü kendine yapılan hizmete değil bu millet dünya gündemine daha içten ilgi duyuyor. Bunun genetik altyapısını imparatorluktan gelmiş olmaklığımız oluşturuyor diye düşündüm. Öyle ya bir zamanlar dünyayı yöneten ruh bugünkü dünya kelimesini duyduğunda hiç de yabancılık çekmiyor.
Hele Başbakan ‘bu birleşmiş milletler ne iş yapar, beş ülkenin esiri dünya olamaz, dünya beşten büyüktür’ sözlerini sarf ettiği sırada bir partili ‘beşininde…’ diye cümle kurması bir kahkaha tufanı oluşturdu.
Güvenlik güçlerinin aldığı tedbirler, çatılarda heybetli duruşları, Türk bayrağıyla silüet oluşturan konumları da çok ilgimi çekti.
Bana Rize mitingi şunu da anlattı ki AK Partı Tayyip Erdoğansız hüvviyetini kaybetmiş bir vatandaş gibi isimsizleşir. Bu kadar kavi duruş onun varlığı ile kaim. Sonrası ne olur derseniz önce meydanlar sonra da parti koflaşır ve yozlaşır.
Güçlü hatiplerin partisi güçlü liderler gelse de hep dağılmıştır. Muadili olmayan bir halk büyücüsü gibi onun sesi. O sesi ve nefesi bilmem ki partide kim telafi eder(!)