Bu soruyu ne zamandır dürüstçe cevaplamıyoruz?

Birisi soruyor:

“Nasılsın?”

Biz cevaplıyoruz:

“İyiyim.”

Çoğu zaman düşünmeden.

Çoğu zaman alışkanlıktan.

Çoğu zaman da anlatmaya nereden başlayacağımızı bilmediğimiz için.

Oysa son yıllarda birçok insanın içinde tarif etmekte zorlandığı bir yorgunluk var.

Sabah uyanınca geçen değil.

Bir hafta sonu dinlenince biten değil.

Daha derinde duran bir yorgunluk.

Sürekli yetişmeye çalışmanın yorgunluğu.

Sürekli daha iyi olmanın.

Daha başarılı görünmenin.

Daha fazlasını başarmanın.

Sanki hayat görünmez bir yarışa dönüşmüş gibi.

Kimse bize koş demiyor.

Ama hepimiz koşuyoruz.

Bir hedefe.

Bir beklentiye.

Belki de kendimizin daha iyi bir versiyonuna.

Durduğumuzda ise huzur değil, suçluluk hissediyoruz.

Bir şey yapmamız gerekiyormuş gibi.

Bir yere yetişmemiz gerekiyormuş gibi.

Bir şeyleri kaçırıyormuşuz gibi.

Bu yüzden artık yalnızca bedenlerimiz yorulmuyor.

Zihinlerimiz de yoruluyor.

Belki de çağımızın en büyük problemi zaman eksikliği değil.

İç huzuru eksikliği.

Çünkü insan dinlenmeden yaşayabilir.

Ama sürekli kaygıyla yaşayamaz.

Bir süre sonra gülümserken yorulur.

Konuşurken yorulur.

Hayatın içinde var olmaya çalışırken yorulur.

Ve en tehlikeli olan da budur:

“Bir duygunun normalleşmesi.”

Sürekli endişeli olmak.

Sürekli tetikte olmak.

Sürekli güçlü görünmek.

Bunları hayatın doğal hâli sanmaya başladığımızda, yükümüzü fark etmeyi de bırakıyoruz.

Belki de bu yüzden artık birbirimize daha farklı bir soru sormamız gerekiyor.

“Nasılsın?” değil.

“Gerçekten iyi misin?”

Çünkü bazen bir insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey çözüm değildir.

Gerçekten duyulduğunu hissetmektir.

Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:

Yorulan gerçekten bedenimiz mi?

Yoksa uzun zamandır ruhumuza dinlenecek bir yer bulamamamız mı?

Dr. Meriç Yılmaz