Sanat, duymak, düşünmek, yorumlamak, yeni dünyalar kurmaktır. Bu tanımı hoş bulanlar çıkabileceği gibi, “sanatın tanımını” eksik, yetersiz bulanlar da çıkacaktır. / Sanatta altyapının oluşmasında sınırları görmekte yarar vardır ve o da insandır. / Düşünmek ilk soruyu sormakla başlar. Tıpkı ilkel insanların mağara duvarlarına çizdikleri hayvan resimlerinden insana ve yazıya yükselmeleri gibi… Duymak, duyduklarını, düşündüklerini, gördüklerini resmetmek gibi…

“İslam'a göre sanat, fıtri bir olgudur. Yaratıcının rızasına ulaştıran bir araçtır. İslam'da sanat, ilahi hakikati arama faaliyeti ve ona ulaşmak için bir vasıtadır. Müslüman sanatçı güzelliği yarattığına değil-o zaten yaratılmıştır- keşfettiğine inanır. İslami sanat genellikle mimari, hat, tezhip ve çini gibi alanlarda zirveye ulaşmıştır.” İslami sanatta insan taş kadar yer almamıştır.

Batı’da sanat dünyaya, yaşamaya değer verip yüceltirken, her anın anlamını ve tadını çıkarmaktadır. İslami inançta “önemli ve değerli olan” “Tanrı’ya ulaşmak ve öteki dünyayı mamur kılmaktır.” İnsan bu “dünya gailelerini önemsemez”, ödül olan cennet tüm amaçların yöneldiği yerdir. Bu yüzden sanatın anlamı, yorumlanması iki dünya arasında büyük farklılık, hatta “karşıtlık” göstermektedir. Batı, cenneti bu dünyada yaratmak isterken Doğu, öteki dünyada arar. Batı “Tanrı’yı değil, insanı ön pılana çıkarır.” Dünyayı ve yaşamayı önemser.

Rönesansın, Reformun getirdikleriyle yaratılan akılcılığın, bilimin, aydınlanmanın; skolastik felsefe ve inançla eğitim veren okulların müspet bilime yönelmelerinin sonucu daha bir dünyalı olmak, dünyayı daha bir anlamak ve değerlendirmek için geliştirilen yeni yöntemler, yeni görüşler ve düşünceler filizlendi, yaygınlaştı, büyüdü, gelişti, “Batı düşüncesini, Batı anlayışını, Batı’nın yaşayışını, sanatını, felsefesini, Batı’nın dünya görüşünü yarattı.” Gelişen teknoloji ve sanayiyle yeni bir toplumunun “sanayi toplumunun” oluşmasına neden oldu.

Kilise etkinliğini yitirdi, yönetimler değişti. Din adamlarının yerini bilim insanları, sanatçılar, gazeteciler aldı; okullar bilginin, düşüncenin, eğitimin merkezi oldu. Akıl, bilim, teknoloji ve sanayi yeni bir uygarlığın temeli oldu. Felsefe, uzmanlaşan bilimin ayrılıklarıyla daha da zenginleşti. Resim, müzik, heykel, edebiyat insana, doğaya, evrene yeni bakış “ekolleri, tarzları” keşfettirdi. Siyasetin gelişiminde yeni görüşler, düşünceler, yeni yollar, yeni rejimler buldular, buluşturdular, yarattılar. Bugün bir liberalizmden, kapitalizmden, sosyalizmden söz ediyorsak onlara borçluyuz, bugün bir cumhuriyetten, bir laiklikten, bir demokrasiden, bugün bir diktatörlükten, hukuktan-hukuksuzlukta söz ediyorsak ve özgürlükleri yaşıyorsak, onlara borçluyuz. Bugün felsefede, sanat dünyasında hümanizmden, natüralizmden, realizmden, romantizmden, sembolizmden, kübizmden… söz ediyorsak, insana, topluma, dünyaya ve evrene ayrı ayrı pencerelerden bakıyorsak, yeni erdemler, yeni değerler, yeni bakış açıları üretiyorsak… en önemlisi soruyor, yeni dünyaların, yeni duyguların, yeni görüş ve düşüncelerin kapılarını aralıyorsak, Batı’dan öğrendiklerimize borçluyuz.

Osmanlı, Batı’ya hiçbir zaman ihtiyaç duymamış, dil okulları açmayı, “yabancı dil öğrenmeyi, tıp okullarına hoca çağırmayı, kılık kıyafet değiştirmeyi, Batılıya benzemeyi” kafirlikle eşdeğerde tutmuştur. Bunu yapanları da padişah-halife dahi olsa “medrese uleması”, kafirlikle suçlamaktan geri durmamıştır. II. Mahmut “kafir” suçlamasını “ulema” dan alan ilk halife ve padişahtır. Osmanlı Devleti’nde kafirlikle suçlanan kişi ve gruplar, devlete ve resmî Sünni ideolojiye tehdit olarak görülen inançlar, düşünceler, tarikatlar, filozoflar ve siyasi muhalifler “sapık” olarak suçlandı, haklarında şeyhülislamlarca ölüm fetvaları çıkarıldı.

Kızılbaşlar / Aleviler: Safevi Devleti ile olan siyasi rekabetin de etkisiyle, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde Kızılbaşlar devletin fetvalarıyla kafir ve dinden dönmüş (mürted) ilan edilmişlerdir. Ehl-i sünnet dışı oldukları gerekçesiyle öldürülmeleri ve mallarının yağmalanmaları helal olduğu fetvalarda sabittir.

Hurufiler ve Batıniler: Kur’an ayetlerine farklı ve gizli anlamlar yükleyen Hurufiler ve İslam akaidine ters düşen Batıni akımlar küfürle suçlandırıldı.

Devletin resmi ideolojisine karşı çıkan herkes gibi, mal ve mülk ortaklığı fikrine sahip olan Şeyh Bedreddin ve müritleri, "zındık ve mülhid-dinin esaslarından sapan, dinsizliğe kayan kimse-" ilan edilerek idama mahkum edildi.

Mantık ve felsefe gibi aklî bilimlere ilgi duyan, ancak bu uğurda İslam’ın temel inançlarını tartışmaya açtığı veya reddettiği iddia edilen bazı Osmanlı alimleri zındıklıkla suçlanarak idam edildi. Osmanlı, değil evrensel sanatlara ilgi duymak, “Sünni anlayışın dışında hiçbir düşünceye yaşama hakkı tanımadı.”

Osmanlı aydınlarınca 16. Yüzyılda, “yüz beş yıl süren Celali isyanları” ve halk hareketleri, zindanlarda, haremde ve kafesteki çığlıklar, feryatlar duyulmadı, düşünülmedi. Sürgüne gönderilenler, zindanlarda boğdurulanlar, yaşamına son verilen şeyhzadeler konu bile edilmedi. Osmanlı sanatında, gazelinde, kasidesinde, terkib-i, terci-i bendlerinde yer almadı. Hiçbir şey olmamış, yaşanmamış gibi yönetimin ve saray sanatçılarının sesleri çıkmadı. Sesi çıkan halk ozanları da “darağacını boyladı.” Neden roman yok, neden tiyatro yok? Neden eleştiri yok? Neden soru yok, neden yanıt yok? Herkes “iman örtüsü” altında kör, sağır ve dilsiz…

Sanat sormaktır, yanıt aramaktır, yorumlamaktır, yenidünyalar kurmak, dünyaya yeniden bakmak, anlamaktır. Olaylar karşısında bireyin ve toplumun görüş, düşünce ve yaşayışını saptamak, yeni, değişik, farklı aşamaya geçmektir. Sanatçının gözüyle, beyniyle, duygu ve düşünceleriyle kişisel ve toplumsal sorunları yorumlayabilmektir. “105 yıllık toplumsal bir travma Celali İsyanları” Bozoklu(Tokatlı) Şeyh Celal’den adını almıştır. "Celâl'e mensup olanlar" veya "Celâl'in isyancıları" anlamına gelen bu sözcük öbeği, zamanla Osmanlı Devleti'ne karşı Anadolu'da çıkan tüm ekonomik ve sosyal içerikli ayaklanmaları tanımlamak için kullanılmıştır. Nüfus artışı, savaşlar nedeniyle bozulan ekonomi, artan ağır vergiler ve adaletsiz yönetim yüzünden toprağını kaybeden köylülerin ve işsiz kalan askerlerin (sekbanlar)ve suhtelerin(medrese öğrencilerinin) bu isyanlarda birleşmesi isyanların yayılmasına neden olmuştur.

İnancın içerisinde “mutlu, mesut” yaşayan Osmanlı aydını soru sormamıştır. Düzen-sistem, soru soranların -akıllarını kullanıp düşündüklerini açıklayanların kellelerini uçurmuştur. Bu toplumda bir “Kırmızı ve Siyah”, bir “Sefiller”, bir “Suç ve Ceza”, bir “Gazap Üzümleri”, bir “Papazın Günahı” yazılamaz mıydı? Her sorunun ardından “tövbe istiğfar eden” bir aydın “ayıbın, günahın ve yasağın içinde” sorunsuzdur, korkaktır, aykırılığı taşıyamaz, sorularının peşinden gidemez. O yürek ve o beyin onda yoktur, darağacını boylayanlar hariç...

Sevgiyle, esenlikle kalınız…

[email protected]