Arap ulusunu “kavm-i necip” diye yücelten, “soylu, seçkin, şerefli kavim/millet” gören bir kafa, Arapçayı da “dünyanın en zengin dili” sayan bir beyin, sıra kendi ulusuna ve diline gelince “yerli ve milli” sözcüklerini yan yana kullanmakta bir sakınca görmüyorsa işin içinde bir bit yeniği var demektir. Bu yazıda Arap ulusunu “seçkin”, Arapçayı da “çok zengin bir dil” gören insanlarn, “yerli ve milli” olabilir mi sorusunun yanıtını arayacağız. Bunun için iki sözcüğün de hangi anlamlara geldiğini net bir biçimde ortaya koymak gerekir.

Yerli sözcüğü, “bir yer veya bir bölgede doğmayı veya o bölgenin kökenini anlatır.”

Milli sözcüğü, Arapça kökenlidir. “Milletle ilgili, millete ait, millete özgü, ulusal” anlamına gelir.

Müslümanlığı kabul ettikten sonra “Türklere dayatılan Arapça” dinsel bir zorunluk olarak gösterildi: “Müslüman olan adını da, dilini de, örfünü de değiştirecek.” İlk Müslüman Devleti olarak tarihe geçen Karahanlı Devleti, Araplara yenilerek bu unvanı aldı. Her ne kadar resmi dili Türkçe yapmışlarsa, her ne kadar Kutad-gu Bilig ve Divan-ı Lügat’it-Türk bu dönemde yazılmış, Arapçaya karşılık Türkçe savunulmuşsa da, “iki kitap arasındaki dil farkını, Satuk Buğra Han’ın, Abdükerim adını almasında” görebilirsiniz. Halk Müslüman olurken, Arap emperyalizmine uyup adlarını Hakanları gibi değiştirdiler, Arap örfünü alarak “din” diye benimsediler. Oysa “binlerce ayet içerisinde” “Müslüman olmak için adlarınızı ve örfünüzü değiştireceksiniz, Arapçayı kullanacaksınız” diye bir emir, bir vacip ya da bir sünnet yoktur, ama Arap emperyalizminin-Arap sömürüsü ve milliyetçiliğinin böyle bir dayatması vardır. (Arap Milliyetçiliği ve Türkler-Prof. Dr. İlhan Arsel)

O günden sonra Türkler, 1200 yıla yakın bir süredir, cehaletleri yüzünden Arapça ve Arap örfü belasından bir türlü kurtulamadılar. Oysa Türkler İslamiyet’i Araplardan değil Farisilerden-İranlılardan öğrendi. Din adına hem Arapça, hem de Farsça, sayelerinde Türkçeyi tutsak aldı. Ta ki Atatürk “Türk Dilini Tetkik Cemiyeti’ni” kurana kadar… Ondan sonra “Türkçenin başka dillerin boyunduruğundan kurtulması” mücadelesi başladı. Ancak “karanlık odaklar”, “devrime direnenler” “konuşulan Türkçeyi” yeterli görerek-sanki dünya, bilim, teknoloji, sanayi yerinde duruyor, hiçbir gelişme ve ilerleme olmuyormuş gibi-dile dokunulmaması için yoğun politikalar ürettiler, 12 Eylül’den sonra da kısmen başarılı olarak Türk Dil Kurumu’nun çalışmalarına engel oldular.

Türkçenin içerisinde bulunan Arapça, Farsça, Fıransızca, İtalyanca, İspanyolca, İngilizce, Latince… sözcüklerin, dil devrimine karşı çıkılarak Türkçe karşılıklarının bulunması engellenmiştir. Türkçenin başka dillerin boyunduruğu altına girmesine ortam hazırlanmıştır. Selçuklu-Osmanlı yazar ve sanatçıları Karamanoğlu Mehmet Bey’in buyruğuna karşın, Türkçeye hiçbir katkı vermeden “Türkçenin sığlığından yakınıp Arapça-Farsça kullanmışlarsa, bugünkü “ümmetçilik-muhafazakarlık” tutkunları da aynı yolu ve yöntemi izleyerek kendilerini “yerli ve milli” diye tanımlamaya çalışıyorlar.

Evet Türk Dil Kurumu’nun ürettiği sözcüklerle hem “atalarımız” dedikleri Osmanlı’yı, hem de Türkçe diye Osmanlıcayı savunuyorlar. Bu, ne aymazlık, ne utanmazlık, ne yüzsüzlüktür? Hiç PKK’den, hiç DEM partisinden, Kürtçe adına yaptıkları mücadeleden ders çıkarmıyorlar. Onlar “anadilleri” için mücadele ederken, “biz neden Türkçe için bir mücadelenin içine girmiyoruz” sorusunu kendilerine sormuyorlar? Başlarını öne eğip düşünmüyorlar…

Ama “yerli ve milliyiz” diyebiliyorlar… Onlar Türkçenin, Türk toplumunun yabancılarıdır.

Bir bireyin, toplumun kişiliği, karakteri, fizyolojik, biyolojik ve sosyolojik ögelerle oluşur, doğası ve iklimiyle yoğrulur, gelişir. Kalıtsal özelliklerle toplumun yarattığı dil ve kültürel değerlerle anlam kazanır, toplumun ya da bireyin özü olur.

Toplumunu, dilini aşağılayan, küçümseyen, diline hiçbir katkı vermeyen, ama dini inancı ve yaşayışıyla özdeşleştirdiği ve üstün gördüğü bir ulusun dilini ve kültürünü benimseyen bir kafadan yerli ve milli olmaz. Osmanlıca diyecek-Arapça-Farsça diyecek, Arap örfüyle Fars örfünü din diye benimseyecek, ümmetçi olacak, Türkçeye ve değerlerine yer vermeyecek, sonra da “yerli ve milliyim” diyecek! Olmaz öyle şey. Olsa olsa “kozmopolit” olur, yabancı olur, Türk toplumundan, Türk ulusundan olmaz. Diline yabancı olan toplumuna da yabancı olur, özünü yadsımış olur.

“Okumayan toplum” diye tanımlama yapmak istemiyorum. Ama bilin: Osmanlı halkına “teba” dedi, “teba, tabi olan, biat eden, sorgusuz, sualsiz kabul eden, uyan” anlamlarını taşıdığı gibi “sürü” anlamına da gelmektedir. Osmanlı “halkını sürü olarak” görüp değerlendirirken, kendini de “sürünün çobanı” saymıştır. Osmanlı için önemli ve değerli olan, “iman eden, inanan, soru sormayan, yönetenlere soru sorup huzursuzluk çıkarmayan, rahatsızlık vermeyen, ümmettir.” Bu yüzden Osmanlı “ihtiyaç duyduğu insanı eğitmiştir”, onları da devşirmelerden karşılamıştır. Halkı için okul açmamış, halkını eğitmemiştir. Yaptık kadar okulları “vakıflar ve zenginler, hayır-hasenat için yapmıştır, eğitmek için değil.” Osmanlı Kuran’ı ve Bin Bir Hadis’i ezberleyene “alim” demiştir; okur yazar olması onlar için önemli değildir. Nasıl ki okur yazar olmayanlar “sadrazam” oluyorsa, fark etmez, “alim” de olurlar.

Okumayan, dilini, kültürünü bilmeyen ne dinini bilir, ne ahlakını, ne saygıyı, ne sevgiyi... Ne ananın babanın, ne eşin kardeşin, ne de ailenin anlamını bilir. Dertlerini, sıkıntılarını, sorunlarını anlatamaz, insanlarla iletişim, dostluk, arkadaşlık kuramaz. Onun gözünde hiçbirinin derinlikli anlamı yoktur. Kaynaşma, bütünleşme, toplumsallaşma olmaz. Kader birliği, bir arada yaşama isteği ve arzusu yoktur. Dilini bilmeyen hocanın ettiği “yüreğimizdeki sevgini İLGA EYLE ya Rabbim” duasına AMİN” der. Hoca da, halk da bundan gocunmaz, bir sorumluluk duymaz. Çünkü ilga etmenin, “kaldırmak, yok etmek” olduğunu bilmez. Yerli ve milli olmanın anlamını bilmediği gibi, aldatmak, kandırmak amaçlı söylendiğini de bilmez Oysa insanlar, kelimelerle öğrenir, kelimelerle düşünür, kelimelerle konuşur ve yazar.

Osmanlı halkını neden eğitmedi? “Her söylenene, her istenene körü körüne inansın ve yapsın, sormasın, sorgulamasın, sözümüzden çıkmasın, sürü gibi kullanılsın” diye…

Sevgiyle, esenlikle kalınız…

[email protected]