Yalçın dağların arasından büyük habitatın ıtırlı kokularını soluya soluya geldim. Dörtbin çeşit biyovarlığın bütün çeşnilerini tada tada büyüdüm. Soğuk suların kemikleri beyaza boyayan kaviliğinde bilene bilene boy attım. Tabiatın tabiiliğine uygun renklere sürüne sürüne derilendim. Tesadüf ki beyaz bir tene canımı koydular. Boyayı da boyacıyı da taktirindeki hikmetle yad etmek gerek.
Suretler değişse de kemikler hep beyazdır. Beyaz olmak ya da olmamak mesele değil. Mesele beyazken kara düşünmek; siyahken beyaz düşünmektir. Her insan yalçın dağlardan süzülerek gelmeyebilir. Yeter ki berrak bir fıtrat taşısın. Asla dünyalık çıkarlar uğruna çiçeklerin gözlerini gözlerini koparmasın.
Doğarken güneş ne de eşit ısıtır bizi. Surete, sıklete bakmadan bitimsiz bir tarafsızlıkla yayar cömertliğini. İnsan, güneş gibi değilse; tafra, kibir yağmurları yağdırır. Kara bulutlarla örtülü kükürtlü bir koku yayar etrafa. Beyaz beyaz dolaşır; siyah siyah yaklaşır sana.
Ne diyorsun ey acemi!
Dolandırma lafı, gerçekleştirme gafı.
Netleş biraz, yensin kiraz.
Şu anlı şanlı yazarlarımızın gözünün içine baka baka ırkçılık yapan beyaz adam, gerçek manada sorgulanmadı. Mahkemeler de işi ağırdan alıyor. İnsanlığı kör edenin hayatını dar etmiyor. Unutun gitsin modasına tutsak bir adalet anlayışı beyaz bir ışık vermiyor. Süründürdürmeyi sürdür, sürdürmeyi süründür felsefesinde tıkanmışız. Arayan, zihnindeki dehlizlerde insanı arayan erdem...Yürümüyor gerçek, ayağa kalkamıyor siyah adam.
İnsan hangi süreçlerle dünyaya merhaba derse desin, rengi, meşrebi ne olursa osun; Mevlana'nın deyimiyle o, bir özdür. Özün özü de sözdür. Kelamı kirli olanın, selamı da kirli olur. Beyaz adam siyah kelam, siyah adam sana selam.