Zeytin dallarından damlayan güneş başucumda zilini çaldığında uyandım. Amcam çoktan uyanmış benim kalkmamı bekliyormuş meğer. Zira yeni bir hayatın arifesindeydim. Bir kağıt parçasından ibaret olan diplomam, o sabah bana bir başka bakıyor, adeta hayatın içinde ağır bir sorumluluğa hazır mısın diye soruyordu.
Yengem leziz bir kahvaltı hazırlamıştı. Kahvaltımızı yaptık ve yola düştük.
Rahmetli amcamla Bursa'dan önce Osmanlı'ya başkentlik yapan Yenişehir'e doğru gidiyoruz. Atamam bu şirin ilçeye yapılmış, Mudanya'da ikamet eden amcam Bursa'yı avucunun içi gibi bildiğinden bana refakat ediyor. Henüz yaza yeni uyanmış şeftali bahçeleri, bir zaman sonra yerini ucsuz bucaksız biber tarlalarına bırakmıştı ki Yenişehir göründü.
Salça fabrikasının kırmızı tabelasını geçip arabadan indik. Yenişehir Lisesi'ni sorduğumuzda geldiğimiz Bursa yolu üzerinde olduğu söylendi. Amcam "Bir yemek yiyelim, gideriz" dedi. Kavurmayla kemikleri kaynamış amcam etli bir yemek söyledi, ben ise kurufasuli havuç yemeğini tercih ettim.
Atandığım okula vardığımızda uzun boyuyla ve seyrek dişleriyle bizi karşılayan müdürün beni dört gözle beklediğini, epey zamandır derslerin boş geçtiğini belirtmesi "Hadi be Turgut işbaşı zamanı" içsel konuşmamla daha o saatte göreve başladım.
Nişanlıydım, birkaç ay içinde düğün falan derken sıcak bir aile bacası tütmeye başladı.
Anadolu'da öğretmen olmak, sadece öğrencilerin için yaptığın bir meslek değildir. Nitekim öğretmenliğimin ikinci yılında dayım aradı ve  kızı Sercan'ın yanımda okuyup okuyamayacağını sordu. Ben ve eşim nasıl hayır diyebilirdik! Bizim geleneğimiz cevabı içinde barındıran bir gelenek. Tabii deyip Sercan'a güzel bir okul ayarladık. Günler ayları, aylar yılları kovalayıp zorunlu hizmet için tayin istedim. Taynim Artvin'in Borçka İlçesi'ne çıktı. Mezun olduğum lisedeydim artık. Bir farkla, ismi değişmişti. Arkadaşımız Savaş Gedik'in Hakkari'de karakolu terör saldırısına uğramış ve 'toprağın kara bağrına' kırmızı bir gül konmuştu. Bu elim hadise ile Borçka Lisesi, Şehit Savaş Gedik Lisesi olmuştu.
Liseme ilk adımımı attığımda öğrenciyken de müdürüm olan Yaşar Alparslan büyük bir gururla karşıladı beni. Hele okulun açılış programında beni öne çağırıp tanıtması ve öğrencilere örnek göstermesi unutamayacağım bir ölümsüz dakika olarak aklıma mıhlandı.
Lisemdeki yıllarım büyük özverili çalışmaya sahne oldu.  
Bir sabah okula geldiğimde memurumuz elime bir zarf tutuşturdu. Ali Demir isimli bir kişiden geliyordu. Üstündeki adreste Bursa-Yenişehir yazıyordu. Bir ürküntüyle zarfı açtım. Tanımadığım bir insan bana niçin mektup yazmış olabilirdi? Acaba birine bir borcum, bir şeyim mi kalmıştı. Öyle ya sıfırdan bir ev düzmüştüm. Atladığım bir ödemem olabilirdi.
Korka korka okudum. Fuzuli'nin Su Kasidesi'ndeki bir hali yaşadım:
Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânun sözin
İhtiyât ilen içer her kimde olsa yara su
İşte öyle açtım zarfı.. Açtım ama..
Keşke dedim, birine borcum kalsaydı.  Mektupta..
Sayın Hocam,
Ben Ali Demir, biliyorum beni tanımazsın. Senin adresini dayının kızı Sercan'ın okulundan aldım. Senden bir şey istiyorum. Bana Sercan'ın babasının ve Sercan'ın adresini yazabilir misin? Bizi kahreden bir kader, bu mektubu yazmama vesile oldu. Biricik kızım Sevda'yı elim bir trafik kazasında kaybettik. Öldüğünde cebinden arkadaşı Sercan'ın mektubu çıktı. Kızım bu mektuba cevap veremeden Hakk'a yürüdü. Arkadaşı Sercan, kızımı vefasız bir arkadaş olarak bilsin istemiyorum. Eğer bana dayınların adresini, telefon numarasını yazarsan yaralı bir babayı mesut edersin." Ben öğretmen odasında hüngür hüngür ağlamaya başladım. Öğretmenler şaşkın, herkes şaşkın bana bakıyordu. Ne oldu diye soranlara ancak mektubu uzatabildim. Okudular, onlar da benim gibi nemli gözlerle vefayı, insanlığı, acıyı, insana dair ne vasıf varsa hepsini gördüler.
Nitekim istenenleri yaptım, trajedinin bütün parçalarını buluşturup görevimi ifa ettim.
Hala keşke borçlu olsaydım diyorum. Borçlu..