Yorgundular ama vatanları söz konusuydu. Kendileri gibi yorgun imparatorluğun dört bir yanından gelmişlerdi. Elleri nasırlı, dilleri farklı ama inançları bir, yüzbinler olarak düşmüşlerdi yollara. Kimi Bağdat’tan, kimi Fas’tan, kimi Kerkük’ten, kimi Diyarbakır’dan kimi Trabzon’dan. Çoğunun yaşına bile bakılmamıştı! Bazıları da taze yüreğini gömleğinin altında saklamıştı ama masum yüzünü ve yeni terlemeye başlayan çocuksu bıyıklarını saklayamamıştı! Komutanı son anda görüp daha süt kuzusu olduğunu anlayıp geri göndermesin diye, uzunca mevzileri hep başı önde geçmişti onlarcası! Bu yürüyüş ecdadının asırlar önce başlatıp devam ettirdiği insanlık dersleriyle dolu “milli birlik ve beraberliğimiz ile insanlık anlayışımızın” final yürüyüşüydü.
İlk heyecanlar ve şaşkınlıkların ardından toplandıkları talim alanlarında yaptıkları uzun çalışmalardan sonra en çok sevdikleri anları yaşarlardı. Ahmet çavuşun sert sesiyle irkilir boyundan büyük tüfeklere sarılıp talime devam ederlerdi. Ara sıra da, ömrü cepheden cepheye koşmakla geçmiş büyüklerinin sohbetlerine sokulur onların kahramanlık hikâyelerini dinlerlerdi. Akşam yorgun düşmüş bedenlerini yapraktan doldurulmuş yataklarına teslim ederken tatlı bir tebessüm sarardı ruhlarını, uzaktan annelerinin seslerini duyar gibiydiler, “Sabahtan erken kalkacaksın erken uyumalısın oğlum” diye.
Savaşın en zor anları yaşanmaya başlamıştı. Yahya çavuş az sayıda askeri ile saldırganların karşısında “demirden bir dağ” olmuş onlara akşama kadar adım attırmamıştı. Mustafa Kemal mermisi biten askerlerine; “Ben sizlere ölmeyi emrediyorum” diye haykırarak; tarihte milli ve manevi değerler için kutlu ölüm emrini veren belki de ilk komutan oluyor, Seyit onbaşı düşman gemisine gönderdiği 270 okkalık top güllesini kaldırarak destanlaşıyordu. Bu yarışta Yüzbaşı Hakkı Bey geri kalır mıydı hiç! Kendinden emin düşman filosunun kibirli komutanlarının yollarına geceleyin döşediği 40 adet kutlu mayın ile onlara ertesi gün kiminle savaştıklarını bir daha ebediyen unutamayacakları şekilde ezberletiyordu. Kanlı sırtta, Cönkbayırında, Gelibolu’da, Anafartalar’da; denizden geçiremedikleri gemilerinden boşalan askerlerini dağlara saldılar. Her yoklamada azalan sayılarına rağmen onlara aman vermedi burada da isimsiz kahramanlar.
Harp alanını gezen Fransız komutan gözlerini silerek gördüğüne bir daha baktı. Yaralı bir Fransız askerinin yarasına, kendi de yaralı olan Türk askeri gömleğini yırtarak bastırmış, onun kanamasını durdurmak istemişti. Tercümanı vasıtasıyla bunun sebebini soran komutana askerimiz : “Az önce elinde yaşlı bir kadının resminin olduğunu gördüm. Ona bakıp bir şeyler söylüyordu. Belli ki bu kadın annesiydi. Benim yaram ağır olduğu için o yaşayıp annesine kavuşsun istedim” diye cevap verir. Komutan şaşkındır. Böyle bir şeyi ne görmüştür, ne duymuştur. Şaşkınlığı sürerken komutanın gözleri önünde bu iki askerde son nefesini verir. Ebediyen yaşayacak olan ise bu milletin evlatlarındaki emsalsiz insanlık sevgisidir. Genç yaşta Çanakkale ye koşarak hayatını yaşayamamış on binler, gönülleri yapışık olarak vatan için seve seve canlarını vermişlerdi.
Bütün vatan sathındaki insanlarımızla, Çanakkale ruhunu kıyamete kadar yaşatmak kararlığında olduğumuzu dosta düşmana gösterelim.
- - - - -