Eğitimin bir amacı vardır: Çocukları “vatana, millete, insanlığa yararlı, yüksek karakterli, kendine güveni tam, çağdaş insanlar” olarak yetiştirmektir.” Bu amaca ulaşmak için temel bilgileri içeren müfredat pırogramları, kitaplar yazılır, yıllara göre hazırlanmış üniteler, nasıl öğretileceğine dair gidilecek yollar, yöntemler belirlenir. Büyük büyük adamlardan oluşan eğitim şurası, komisyonlar bu kararları alır. En ince ayrıntısına kadar düşünülür(!). Fakat klasik olması gereken eğitim, o denli güncelliğe bulaşır ki, “siyasetin günlüğü” sınıfları doldurur. Çocuklar “eğitimin amaçlarına” göre değil, günlük siyasete göre “yönlendirilir.”

Kültürel ve uygarlık değişimleri yaşayan toplumlarda dil büyük sorunlar yaratır. Anlam ve içerik bakımından çağı, zamanı kavraması gerekir. Bu bağlamda Türkçenin, edebiyatın konuları titizlikle seçilir; ilk-orta eğitim bittiğinde, nasıl bir eğitimse çocukların belleklerinde bir şiir kalmaz. Seçkiler yapılırken toplumun ünlü şairleri, yazarları değil, (çoğu siyasi yasaklıdır, kitaplara dahi alınmazlar), kıyıda, köşede, adı, sanı bilinmeyenler okutulur. Notla dil arasına, notla toplumun beyinsel güzellikleri arasına duvarlar örülür; notla dil sevgisi çıkarcılığa dönüşür. Kişisel gayretlerle dilini, edebiyatını sevmeyi başaranlar o çeşmeden kana kana içerler. Kimileri de düşman olarak yetiştirilirler: Özellikle hayatı günah-sevap ayrımında görenler, Arapça, Arap tarihi ve din penceresinden bakanlar, tarafından…

Devlet, “Günümüz Türkçesi, ya da Yaşayan Türkçe” diyor. Ama kimi Türkçe sözcükleri eğitim dilinde yasaklıyor. Onların yerine Arapça, Farsça sözcükleri dayatıyor. İşin ilginci yasaklanan Osmanlıca-Arapça-Farsça hiçbir sözcüğe rastlanmıyor. Dil de, siyaset gibi yasaklı oluyor.

Binlerce yıldan bu yana Türkçenin geçirdiği birtakım evreler vardır. Zaman zaman Arapça-Farsça etkili oldu. Arapça resmi dil yapıldı. Bunların hiçbirisi halkı yolundan çeviremedi, yönünü Türkçeden başka bir dile döndüremedi. Etkinin büyüklüğü Karamanoğlu Mehmet Bey’in isyanına neden oldu, ancak yankısını Cumhuriyette bulabildi. Selçuklu ve Osmanlılarca Türkçe,  Arapçaya, Farsçaya tutsak edildi. Cumhuriyetle birlikte özgürlüğüne kavuştu, halkın bırakmadığı Türkçeye dönüldü. “Ulema” denilen yabancılaşmış “akil insanlar” Araba, Aceme kul olup; Arapçayı, Farsçayı, Arap Fars kültürünü, Arap Fars tarihini baş tacı ettiler; bırakın toplumunun değerlerini, Arap gibi, Fars gibi milletin adını unutturdular.

Türk milleti, var olduğundan beri Türkçeyi kullandı. Göktürk Alfabesi, Uygur Alfabesi, Arap Alfabesinin Türkçeye yaptığı kötülüğü bu millete yapmadı. Dillerden etkilenmek, ihtiyaç duyulan sözcükleri almak, yeri ve zamanı geldiğinde yani karşılıkları türetildiğinde misafirleri evine göndermek son derece doğaldır. Uygur alfabesi kullanılırken bu dil nasıl Türkçe ise, Arap alfabesi kullanılırken de bu dil Türkçe idi, Latin alfabesi kullanılırken de Türkçedir. Şu kesin bir şekilde anlaşılmalıdır: Alfabeler dil değildir, dilin, sözcüklerin taşıdığı anlamların, duyguların, düşüncelerin iletilmesinde birer araç, birer simgedir. Dil toplumun özü, ruhu, sözü, kişiliği, karakteridir. Yabancı sözcükleri kullanmak, dilin eksikliği değil, sanatçıların, ozanların, bilim insanlarının tembelliğidir. İhtiyaç duydukları sözcükleri, kavramları, terimleri türetmediler, kaynağına bakmadan hazırından aldılar, toplumun ruhunu, düşüncesini, özünü yaraladılar. Cumhuriyete kadar Türkçe yalnız başına ve halka bırakıldı. 1928’den sonra Arap alfabesi bazı çevrelerce bir dil gibi düşünüldü ve Türkçenin yerine konuldu, sonra da “bir gecede dilsiz ve dinsiz bırakıldık” deme ahlak dışılığına gidildi. “Latin alfabesi ile Türk halkı bir gecede cahil bırakıldı” söylemiyle “insanların belleği silindi, ya da insanlar hafıza kaybına uğradı” algısını yaratmaya çalıştılar. Bu, gerçek dışı bir ithamdır… Cumhuriyet kurulduğunda halkın okuma-yazma oranı erkeklerde % 2,5, kadınlarda % 04’tü. Az da olsa düşünmek sorunun anlaşılmasını sağlar. On üç milyonda kaç kişi dilini, dinini, hafızasını yitirdi?

Türkçeye (Türkçe sözcüklere) geçiş Milli Edebiyat ile oldu. Yani “ağdalı” Osmanlıca sözcük, terkip ve tamlamaların yerine, Türkçeleri kullanıldı. Osmanlı medreseleri Arapçanın yuvalandığı yerlerdi. Üç yüz yıl Selçuklu, altı yüz yıl Osmanlı Arapçayı resmi dil yapmış olmasına karşın yine de Türkçeyi yok edemediler. Şimdilerde ortaya çıkan Osmanlıcılar ölüyü diriltmek için enerjilerini tüketmektedirler. El altı Osmanlıca ile Arapçaya övgüler yağdırmakta, Türkçeyi yetersiz göstermek için uğraşmaktadırlar. Nafile…

Osmanlıca üst sınıfın yazılı dili olmasına karşın halk kendi diline sahip çıktı, kendi ozanını, düşünürünü, kendi hikayecisini dinledi. Halktan kopanlar, halkın üstüne çıkanlar Arapça ve Farsçadan örülü “yabancılaşmış” dünyalarında, “anlamasanız da dinleyin” masalıyla “kendi özlerini” “kendi biçimleriyle” anlattılar, farklılıklaşmaları içerisinde halka hiç yer vermediler. Kopuş o denli büyüdü ki, dillerini yadsıyanlar ruhlarını, karakterlerini, kişiliklerini de Arap ve Fars gibi yarattılar.

Cumhuriyetle bu millet ruhuna, özüne, kişiliğine, yani diline, kültürüne, tarihine dönmüştür.

Devlet eliyle, lise edebiyat kitaplarında dille kültürün yaşadığı seyir Divan Edebiyatı, Tanzimat Edebiyatı, Edebiyat-ı Cedide (Servet-i Fünun Edebiyatı) Fecr-i Ati Edebiyatı seçkilerinde, Osmanlıca metinlerde Latin harfleriyle okutuldu. Varlığının dışında Osmanlıcanın günümüze kalan bir hikayesi yoktur.

İhtiyaç duyulmayan bir sözcük yaşamaz; işlevsizleşir, görev yapamaz, devrini tamamlar, köşesine çekilir. İsteseniz de alıcısı olmaz. Türkçe, biten bir uygarlığın sözcüklerini, terimlerini, terkiplerini, tamlamalarını elimine etmiştir. Yeni yaşam tarzına uymayan, Araplaşan unsurları “tasfiye” yoluna gitmiştir. Karşılıkları türetilen sözcükler “lügatlerde” kalmıştır. Arap tarihini özü gibi görenler Türk tarihinden “düşman” gibi söz ede dursunlar, bir gün onlar da tarihin çöplüğüne gideceklerdir… Övdükleri sözcükler pırıl pırıl Türkçeyle örtüşmüyor.

Devlet, her ne olursa olsun, siyaset nereye evrilirse evrilsin, daima Türkçenin, Türk kültürünün ve Türk tarihinin yanında yer almalı, bilgi dışında “yabancı unsurlara” öncelik tanımamalıdır. Hala okul kitaplarında yasaklanan ve Osmanlıcaları dayatılan sözcükler var. Oysa dil, toplumun özüdür, ruhudur, kişiliği, karakteridir.

Sevgiyle, esenlikle kalınız…