Her Bayburt ziyaretimde nedense hep aklıma takılır. Bir şehrin kendinden esirgediği gelecek ve Baksı Müzesi gerçeğini hatırlayıp her daim üzülürüm. Bu hafta sonu yolumuz yine Bayburt’a düştü.
Anlatılagelen o meşhur rivayette, şehre gelen bir senfoni orkestrasının ardından söylenmişti bu söz: ‘Bayburt, Bayburt olalı böyle zulüm görmedi.”
Fıkra tadında bir nükte gibi dilden dile dolanan bu sembolik cümle, aslında bir kentin kendi talihine, modern dünyaya ve kaçırdığı fırsatlara dair en çarpıcı trajedilerinden birinin özeti haline geldi. Ancak asıl zulüm, kulaklara yabancı gelen bir seste değil; şehrin bağrına düşen dünya çapında bir cevheri, dar bir ufkun ve temelsiz bir ahlak kaygısının gölgesinde şehrin 50 kilometre uzağına sürgün etmekte saklıydı.
Prof. Dr. Hüsamettin Koçan’ın bir ömrün birikimiyle, doğduğu topraklara bir borç ve gelecek iddiası olarak inşa ettiği Baksı Müzesi, yalnızca bir sanat mekanı değil; geçmişi, bugünü ve geleceği aynı potada eriten küresel bir vizyon projesidir. Koçan’ın veciz ifadesiyle; “Tekrar eden toplumların ne geleneği kalır ne de geleceği.” Baksı, bu kısırdöngüyü kırmak için yola çıktı. Ehramdan kilime, topraktan, çağdaş üç boyutlu yerleştirmelere uzanan bu serüven; “Avrupa Konseyi Müze Ödülü” başta olmak üzere uluslararası alanda defalarca taçlandırıldı. Dahası, açılan atölyelerle yöre kadınlarının el emeğini ekonomik sermayeye dönüştürdü, onlarca köylü kadına yalnızca gelir değil, dönüştürücü bir özgüven kazandırdı.
Ne var ki bu muazzam vizyonun Bayburt şehir merkezinde filizlenmesine tahammül edemeyenler oldu. İddia ve söylenti o dur ki; “Şehrin ahlakı bozulur” hezeyanıyla sanata ve aydınlanmaya karşı duvar ören dar görüşlülük, müzeyi merkezden yarım asırlık bir yolculuk mesafesine itti. Sanatı ahlak erozyonu gibi sunmak; açıkça kentin geleceğine yöneltilmiş bir haksızlık, sosyal ve kültürel bir fırsat katliamıydı. Kaldı ki; müzenin varlığı ve çalışması hiçbir zaman böylesine gereksiz ve kıymetsiz bir iddiayı haklı çıkaracak en küçük bir algı oluşturmamıştır
Bir kültür merkezinin coğrafi konumu, yalnızca bir harita detayı değildir; o kentin günlük yaşam ritmini, ekonomik döngüsünü ve zihinsel dönüşümünü doğrudan belirler. Baksı Müzesi şehir merkezinde ya da kentin hemen eşiğinde konumlanmış olsaydı, Bayburt bugün bambaşka bir denklemde anılacaktı:
Dünyanın dört bir yanından uzmanların, akademisyenlerin, sanatseverlerin ve gezginlerin akın ettiği bu müze, kentin merkezinde olsaydı; şehir esnafı, otelleri, lokantaları ve yerel zanaatkârları doğrudan bir turizm ekosisteminin parçası olacaktı. Gelen ziyaretçi şehre uğramadan geçmeyecek, merkezde konaklayacak ve katma değer yaratacaktı.
Şehir merkezindeki bir lise ya da üniversite öğrencisinin okul çıkışında uluslararası sergilerin, konferansların ve atölyelerin arasından geçmesi; taşranın kaçınılmaz gibi görünen kaderini, tekdüzeliğini ve beyin göçünü kırabilirdi. Merkezdeki bir Baksı, Bayburt gençliği için dünyaya açılan doğal bir pencere işlevi görürdü.
Dünyada pek çok sönük sanayi veya taşra kenti, merkezine aldığı tek bir güçlü müze yapısıyla küresel çekim merkezine dönüşmüştür. Bayburt, kabuğuna çekilmiş bir Anadolu şehri olmaktan çıkıp Avrasya ölçeğinde bir “sanat ve zanaat merkezi” kimliğini kentsel dokusuna kazıyabilirdi.
Bugün Baksı Müzesi, Bayraktar Köyü’nün tepesinde, Çoruh Vadisi’ne bakan o rüzgarlı tepede tek başına bir mucizeyi sürdürüyor. Prof. Dr. Hüsamettin Koçan’ın inancı ve sarsılmaz emeği; engellere, mesafelere ve sığ itirazlara rağmen bu yapıyı dünyanın konuştuğu bir anıt haline getirmeyi başardı.
Fakat geriye dönüp bakıldığında acı bir gerçek kalıyor: Bayburt, kendi bağrında yeşerecek bir rönesansı kendi elleriyle 50 kilometre uzağa taşımıştır. Şehir, Baksı’yı ahlakı bozacak bir tehdit değil, aksine geleceğini inşa edecek bir meşale olarak görebilseydi; o eski söz bambaşka bir anlam kazanacaktı.
Şimdi ise hakiki bir iç çekişle söylenebilir ki; Bayburt, Bayburt olalı kendi geleceğine böylesine kör bir haksızlık görmemişti.