Son haftalarda insanların –özellikle yönetim kadrosunun -ağzından “Hukuk Devleti” kavramı hiç düşmüyor. Dışarıdan bakılınca, Anayasa’ya ve hukuk devletine olan aşırı bağlılık insanı mutlu ediyor. Kısaca yasama ve yürütme, Anayasa’ya ve Hukuk’un üstünlüğüne bağlı olduklarını söylüyorlar. Bu yaklaşım, her vatanseveri içten mutlu etmektedir. Ancak Barolar Birliği ve yargı , basın ve aydınlarımız hukuk konusunda o kadar iyimser değiller. Çünkü konuşmakla, uygulamak birbirini tutmuyor. Memlekette estirilen bu iyimser hava, kömürden zehirlenmiş bir insanın nefes alış verişine benzemektedir. Ancak ülkemizin karmaşık durumuna bakıp da memleketimize Anayasa ve Hukuk’ un egemen olduğunu sanmak veya düşünmek çok saflık olur.
Yöneticiler, bir hukuk devletinde, yasaları benimseyerek ve süzüle süzüle gelen toplumsal geleneklere bağlı kalarak ülkelerini yönetseler sorun olmayacak. Ama yasaları ve toplumsal gelenekleri kendi şahsi çıkarları ve bireysel egemenlikleri için kullanırlarsa orada kargaşa doğar, keyfi yönetim oluşur. Danıştay, Yargıtay, Sayıştay ve Anayasa Mahkemesi yönetimin lehine karar verdiği zaman o ülke hukukla yönetiliyor dersek; ancak yönetime aykırı karar verilirse  o zamanda yönetime engel oluyor diye eleştirirsek orada hukuktan söz etmek olanaklı değil.
Neden olumsuz bakıyorum?
1-Bilirsiniz İngilizlerin yazılı anayasaları yoktur. Ancak o kadar köklü gelenekleri var ki tüm yasalar, o geleneklerden esinlenerek yapılır. Bildim bileli bizler ise hep anayasalarla kavgalıyız.. 1961 Anayasası ‘nı fazla demokrat bulduk. 1980 darbe döneminde yapılan Anayasa’yı ise çok kuralcı olarak değerlendirdik. Seçime giren partiler var olan anayasa ile seçime girmişler ve ülkemize, insanımıza hizmet sözü vermişlerdir. Ancak horonu bilmeyen oyuncu “Yerim dardır” dermiş ya bizim yöneticiler de tüm başarısızlıklarını anayasaya bağlamışlardır. Ancak mecliste yeminlerinde belirttikleri gibi anayasaya bağlı kalarak ülkeyi yönetmeleri temel görevleridir.
2- İnançla irticayı birbirinden ayırmalıyız. Devlet yönetiminde kadrolaşmalarına izin verilmemeli. Çünkü irticai etkinlikler, bağımsız Türkiye’nin temeline atılan dinamitlerdir. Birkaç oy için verilen taviz bence çok tehlikelidir.
3- “Su gider de kum kalır.” Sözüne katılmamak mümkün mü? Devleti devlet görevlileri yönlendirir. Müsteşarından kasabadaki kaymakama kadar görevlilerin görevleri yasalarla belirlenmiştir. Yasalara bağlı ,özellikle amir durumundaki insanlara, siyasi otorite baskı yapmamalıdır. Hele bağımsız mahkemelere ve onların yargıçlarına , savcılarına saygılı olmak zorundayız.Bir savcıya toplum karşısında “Savcı Efendi, savcı Efendi!...” diye seslenerek toplumun saygın meslek erbabını toplum karşısında küçük düşürücü davranışlardan kaçınılmalıdır.
4- Haberleşme özgürlüğü anayasal bir haktır. Kişilerin telefonları dinlenmemeli, basın bireylerine baskı kurulmamalı ve yazı yazma özgürlüğü kısıtlanmamladır. Özellikle siyası otorite, basına önem vermeli ve basından gelen fikirlere saygı duymalıdır.
5- Bize Batı’dan gelen ulusçuluk kavramına saygılı olunmalıdır. Onun yerine ümmetçiliği koymaya çalışmak Türk devletinin temellerini sarsmak olur ki buna izin verilmemelidir. Çağımızda sosyalist ülkeler bile ulusal nitelik kazanırken, bizim ulusal yaklaşımdan uzaklaşmamıza izin verilmelidir.
6- Geleceğimizin güvencesi gençlerimize önem verilmelidir. Lise, üniversite gençliği bir toplumun dinamiğidir. Onları dinlemek, onların sorunlarına çare bulmak siyasi otoritenin temel görevidir. Gençlerimizin üzerine biber gazı, tazyikli su sıkmak veya sıkmalarına izin vermek geleceğimizi mezara gömmektir. Işıktan korkan yarasalar gibi gençliğimizden korkarsak ve onlara değer vermezsek ülkemizi çağdaş uluslar düzeyine nasıl çıkarabiliriz ki?
Okumuşu, okumamışı, askeri sivili, siyasetçisi, sivil toplum kuruluşu her ne olursa olsunlar “Türk Anayasası’na ve Hukukun üstünlüğüne saygılı olmadıkça biz kendimize hukuk devleti diyemeyiz dersek de kimseyi kandıramayız.
Bilmiyorum görüşlerime katılır mısınız?