Medeniyetler beşiği ve semavi dinlerin doğum yeri olan Orta Doğu’da insanlar pek çok problemle karşı karşıya. Orta Doğu, Osmanlı sonrası zulüm, yoksulluk, göç ve mezhep savaşlarıyla anılır olmuş. Hele bugünlerde I. Dünya Savaşı sonrası cetvelle sınırları çizilmiş Mısır, Suriye, Irak, Lübnan ve Filistin’de insan onuru ayaklar altına alınmakta ve her gün yüzlerce insan öldürülmekte. İslam toplumları problemlerini uzlaşarak çözememekte ve Orta Doğu’nun kadim tarihine her gün kara lekeler eklenmekte. Hak tanımama, insan onuruna saygısızlık, tahammülsüzlük, hoşgörüsüzlük ve ötekileştirme almış başını gitmiş.
İnsan temelli medeniyet kurmuş ve İnsanlığa hoşgörüyü, insan onuruna saygıyı, beraber yaşama kültürünü öğretmiş olan kadim bir medeniyetin torunları neden bu halde? Neden her gün insanlar birbirini boğazlıyor ve diğerlerine yaşam hakkı tanımıyor? Bu sorulara değişik cevaplar verilebilir; İslam toplumunun hafızası çok zayıf, bizi birbirimize düşürmek için suni problemler oluşturulmuş, eğitim sistemimiz nitelikli insanlar yetiştiremiyor, çoğunluğu yönetmek için azınlıklar desteklenmiş ve baskıcı iktidarlar oluşturulmuş. Bu cevapları arttırabiliriz.
Peki, günümüzde yaşadığımız problemleri aşmak için neler yapmalıyız? Yapılacak pek çok şey var. Bunların başında insan temelli ve merkeze insanı alan medeniyetimizi hatırlamalı ve içselleştirecek şekilde öğretmeliyiz. İyiliğin, hoşgörünün, uzlaşmanın, insana saygının kuru birkaç kelimeden ibaret olmadığını bizzat örnek olarak göstermeliyiz.
İnsan temelli medeniyet mimarlarımız olan Hoca Ahmet Yesevi, Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaşı Veli ve diğerlerini her zamankinden daha fazla öğretmeliyiz. Osmanlı’nın asırlarca değişik inanç ve anlayışa sahip toplulukları bir arada nasıl tuttuğunu, Fatih’in 1492 yılında evrensel anlamda insan hakları beyannamesi sayılabilecek olan ve Bosnalı papazlara verdiği hakları, 1847 yılında İrlanda’da yaşanan kitlesel açlıkta Osmanlı Sultanı Abdülmecid’in gönderdiği 4000 Sterlinlik değerindeki yardımı (bu miktar İngiliz kraliçesinin verdiği miktardan fazladır) ve diğerlerini her zamankinden daha fazla öğretmeliyiz. Ama nasıl öğretmeliyiz? Değer eğitiminin ne olduğunu ve nasıl öğretileceğini öğretmenlerimize öğreterek öğretmeliyiz, öğrencilere model ve iyi örnek olarak öğretmeliyiz, öğrencilere yaparak ve yaşayarak öğrenme ortamları oluşturarak öğretmeliyiz, öğrencilerin empati becerilerini geliştirerek öğretmeliyiz, öğrencileri sınıfın dışına çıkarıp sosyal sorumluluk projelerinde çalıştırarak öğretmeliyiz, demokratik ve insan hakları temelli öğrenme ortamları oluşturarak öğretmeliyiz.
Özetle günümüzde yaşadığımız pek çok problemin çözümünde insan temelli medeniyetimiz bizlere yol gösterebilecek niteliktedir. Yeter ki iyi analiz edilip ve ders alınarak okullarımızda öğretilsin. Bu süreçte en önemli görev, iyi yetişmiş ve pedagojik yeterliliği olan öğretmenlere düşmektedir. Ancak son zamanlarda ülkemizde öğretmen eğitimi alanında yaşanan gelişmeler endişe vericidir. Asli görevi öğretmen yetiştirmek olan eğitim fakültelerinin ortaöğretim bölümlerine bu yıl öğrenci alımı yapılmadı. Ortaöğretime öğretmen yetiştirme eğitim fakültesi dışına taşınmaya çalışılıyor. Başka bir deyişle ortaöğretime öğretmen yetiştirme, eğitim bilimleri ve öğretmen eğitimi alanında hiçbir akademik uzmanlığı olmayan, eğitim bilimleri ve öğretmen eğitimi alanında bırakın uluslararası indeksleri, yurt içi indekslerde bile akademik yayını bulunmayan ve görevi öğretmen yetiştirmek olmayan fakülte ve öğretim elemanlarına devredilme sürecinde. Bütün bu süreç ve çabalar bu toplumun eğitimine uzun vadede zarar verecek ve bu bedeli hep beraber ödeyeceğiz. Unutmayalım, yarım imam dinden, yarım doktor candan eder demişler ...