Türk futbolunun yıllardır çözemediği temel meselelerden biri, paranın nerede üretildiğinden çok nereye harcandığıdır. Milyarlarca liralık yayın gelirlerinin, astronomik transfer bedellerinin, yüksek primlerin ve gösterişli organizasyonların konuşulduğu bir futbol ekonomisinde, sistemin en alt katmanındaki amatör kulüpler hâlâ birkaç yöneticinin kişisel fedakârlığıyla ayakta durmaya çalışıyor.
Ortada ciddi bir paradoks var. Futbolun vitrini büyüdükçe temeli fakirleşiyor.
TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu futbolun farklı kademelerini yakından tanıyan, kulüp yönetiminin ekonomik ve idari yükünü yaşamış bir isim. Bu nedenle filiz lisans, yeni lisans, vize ve benzeri işlemler üzerinden amatör kulüplerin önüne çıkarılan maliyetlerin hangi sonuçları doğuracağını herkesten daha iyi hesap etmesi beklenir.
Çünkü amatör futbolun ekonomik modeli yok denecek kadar sınırlı. Yayın geliri bulunmuyor, büyük sponsorluk anlaşmaları yapılmıyor, tribün hasılatı kulübün geleceğini finanse etmiyor. Buna karşılık forma, malzeme, ulaşım, yemek, tesis, antrenör ve lisans giderleri her sezon kulüp yöneticilerinin önüne kabaran bir hesap olarak geliyor.
Bu hesabın arkasında çoğu zaman bir kulüp bütçesinden çok insanların şahsi cüzdanları var.
Asıl mesele de burada başlıyor.
Amatör kulüpler Türk futbolunun ekonomik müşterisi olarak görülemez. Onlar futbolun üretim merkezidir. Profesyonel kulüpler vitrini oluşturuyorsa amatör kulüpler o vitrinin atölyesidir. Futbolcu orada keşfedilir, rekabet kültürü orada öğrenilir, disiplin orada kazanılır, yetenek orada işlenir. Bugün milyonlarca avro değer biçilen birçok futbolcunun hikâyesinin başlangıcında küçük bir saha, yıpranmış birkaç top ve karşılık beklemeden çalışan bir antrenör vardır.
Bu yüzden amatör futbol meselesi yalnızca sportif bir başlık da sayılamaz. Aynı zamanda sosyal politika meselesidir. Mahalledeki çocuğu sporla buluşturan her kulüp, kamu adına son derece kıymetli bir toplumsal işlev üstlenir. Çocuğa aidiyet kazandırır, disiplin verir, kötü alışkanlıklardan uzak tutar ve sosyal hayatın içine çeker.
Böylesine önemli bir yapıya yeni mali yükler bindirmek, futbol ekonomisinin en kolay tahsilat yapılabilecek noktasını bulmak anlamına gelir. Oysa güçlü federasyonların mahareti tabandan para toplamakla ölçülmez. Asıl maharet, futbolun zirvesinde oluşan ekonomik değeri tabana aktarabilecek sürdürülebilir bir sistem kurabilmektir.
Avrupa futbolunun birçok ülkesinde altyapı ve taban sporları, federasyonların yanı sıra belediyeler, eğitim kurumları ve yerel destek mekanizmalarıyla birlikte ele alınıyor. Bizim de tartışmamız gereken alan burasıdır. Amatör kulüplerden hangi kalemde ne kadar ücret alınacağı yerine, çocukların futbola erişimini nasıl ucuzlatacağımızı, kulüplerin tesis ve ulaşım giderlerini nasıl azaltacağımızı, antrenör eğitimini nasıl yaygınlaştıracağımızı konuşmalıyız.
Türk futbolunun yıllardır yaşadığı başarısızlıkları yalnızca teknik direktörlere, yabancı oyuncu sayısına veya hakem tartışmalarına bağlamak kolaycılıktır. Sorunun daha derininde üretim düzenindeki çarpıklık yatıyor. Piramidin tepesine sürekli para aktarırken tabanını ekonomik olarak daraltırsanız, bir süre sonra yukarıya taşıyacak oyuncu da bulamazsınız.
Milli takımın geleceği lüks otellerde, yüksek primlerde ve federasyon koridorlarında kurulmaz. O gelecek bugün Anadolu'nun herhangi bir mahallesinde, akşam antrenmanına servis bulmaya çalışan bir çocuğun hikâyesinde şekilleniyor.
O çocuğun formasını kulüp başkanı cebinden alıyor, deplasman parasını yönetici tamamlıyor, antrenörü çoğu zaman büyük bir özveriyle çalışıyor. Federasyonun görevi bu insanlara yeni faturalar çıkarmak yerine onların önündeki faturaları azaltacak bir futbol mimarisi kurmaktır.
Çünkü futbolun geleceği vitrinde satın alınmaz.
Tabanda yetiştirilir.