Şu 'demokrasi' sözcüğü ne sihirli kavramdır!.
Her kapıyı açmaya başladı!.
Dilediğimiz ve tutunacak dalımız gibi!..
Herkes her istediğini yaparak, biraz tepki aldığı zaman da 'Kardeşim bu ülkede demokrasi var' diyecek kadar sihirli!.
Öyle bir hal aldı ki!
Devlete de..
Hükümete de..
Muhalefete de..
Askere de..
Polisi de..
Yargıya da..
Bu ülkenin kuruluşunun temel taşlarına bile hakaret edip tepki alınca, kurtuluşu arayanların sığındığı limanın adı da 'demokrasi' olup çıkmış!..
Yani bu ülkede demokrasi öyle ucu açık bir hale gelmiş ki ne kırmızı çizgi kalmış, ne de siyah!
Vatan, bayrak bile nerede ise hikaye!..
'Bu ülkede demokrasi var kardeşim!.' aldı başını gitti!..
Hani o hakaretin binini bir para edenlerin ikide bir sığındıkları 'Yahu kardeşim Batı'daki demokrasi anlayışı bize ne zaman gelecek' dedikleri o adreslerde, örnek verdikleri demokrasi anlayışının binde birini yapan yanar!..
Geçtiğimiz günlerde Mete Ak-yol'un 'Demokrasi diye diye' başlıklı bir yazısını okuyunca yazımla bütünleştirmek istedim.
Bakın o diyor!
***
Demokrasi sözcüğünü ilk kez, 1946 yılında duyduk.
Yalnızca kulaklarımıza değil, dilimize de çok yabancı geldi bu sözcük.
Dilimizi kolay döndüremediğimiz için ısırdık, çiğnedik, “dimokraasi” dedik; evirdik çevirdik, “timukraasi” dedik, yine de uyduramadık ağzımıza.
Sonunda çareyi, beş bin yıl öncesinin Mısır’ında bulduk.
Bir beyaz at resmi çizdik, adını “demirkırat” koyduk ve halkımıza demokrasiyi ancak böyle tanıtabildik.
1950’lerin “Demokrat Parti”sinden sonra kurulan önce Adalet Partisi’nin, sonra Doğru Yol Partisi’nin bayraklarında dalgalandırdıkları “beyaz at” hiyeroglifinin Türkçesi “demirkırat”, Amerikancası “demokrasi”dir.
“Demirkırat Parti” 1950 yılında iktidara gelince, “Türkiye’ye demokrasi geldi” diye sevinen herkes, “Her istediğini yapabileceğini” sandı.
Sokakta çevresini rahatsız eden bir sarhoş, kendisini uyaran polise “Memlekette artık demokrasi var; istediğim her yerde, istediğim her şeyi yapabilirim” diyerek karşı çıktı, evine geç saatte dönen genç kız, bu saate kadar nerede kaldığını soran annesine, karikatürde de olsa, “Memlekette demokrasi var; istediğim saatte gelebilirim eve” diyerek kafa tutabildi.
Adını bile doğru dürüst söylemekte zorlandığımız demokrasinin, anlamını kavramakta da zorlanmaya başladık. Sonunda çareyi kendi demokrasimizi kendimizin yapması kolaylığında bulduk.
“Herkesin her istediğini yapamayacağı” bu yönetim biçimini, “herkesin her istediğini yapabileceği” bir yönetim biçimine dönüştürdük, “Ben yaptım, oldu” türü kendimize özgü bu yeni yönetim biçimini işimize geldiği gibi uyguladık, verdiğimiz nefesi, aldığımız havayı demokrasi sandık.
Geride bıraktığımız yarım yüzyılı aşkın bir umursamazlık sürecinden sonra yerli yapım demokrasimizin şimdi, “kendim ettim, kendim buldum” dönemini yaşıyoruz.
Tek tesellimiz, “Demokrasinin yanlış anlaşılmasından ve yanlış kullanılmasından doğan sakıncaları ortadan kaldırmanın tek yolunun, demokrasiyi doğru dürüst anlamak ve uygulamak” olduğuna inancımızın sağlamlığıdır.
Dileğimiz ve tutunacak tek umudumuz ise, demokrasinin “Herkesin her istediğini yapamayacağı” bir anlayış biçimi olduğunu anlayabileceğimiz günlerin belki yarın, galiba yarından da yakınımızda olmasıdır.
Evet.. Mete Akyol böyle diyor..
***
Ne yazık ki benim ülkemde demokrasi anlayışı herkesin her istediğini yaptığı bir kavram olup çıktı!
İhanet de dahil!
Dünyanın hiç bir ülkesinde böyle bir demokrasi anlayışı olamaz ve yoktur da!.
Devletin bekası üzerinde bir demokrasi olur mu?
Ne yazık ki benim ülkemde var!..
Söv sövebildiğin, et hakaret edebildiğin kadar!..
Bugün dünyada kendini var eden, devlete hakaret edenlerin demokratlıkla sahip çıkıldığı, devlete hakaret edenlere tepki gösterenlerin ise faşistlikle suçlandığın bir ülke varsa; o ülke ne yazık ki benim ülkem!
Acı ama gerçek!