Siyaset laboratuvarında yıllarca, seçim sonuçlarının sandıktan ziyade görünmeyen eller tarafından nasıl biçimlendirildiğini inceledik. Siyaset biliminin ana akım teorileri her ne kadar iktidarları ve muhalefet partilerini konvansiyonel parametrelerle okumaya çalışsa da, Türkiye'nin son kırk yılı; olağan akışın dışında seyreden, adeta önceden yazılmış senaryoların sahneye konduğu bir tiyatroyu andırıyor. Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu’nun sarsıcı tahlilleri, tam da bu mekanizmanın röntgenini çekiyor. Kalaycıoğlu’nun işaret ettiği o can alıcı sorular, doğrudan bu ülkenin rejiminin nasıl ve kimler tarafından dönüştürüldüğünü sorguluyor.

Masadaki Aktörler ve Rol Dağılımı

Kemal Kılıçdaroğlu’nun kurultay yenilgisinden sonra kulislere sarf ettiği "ofis aç, bizi bekle" talimatı, Meral Akşener’in seçimden hemen önce eline tutuşturulan metinler, Devlet Bahçeli’nin 2015’teki ani ve keskin makas değişimleri... Bunlar sıradan siyasi savrulmalar olarak okunabilir mi? Eğer olayları sadece günlük rekabetin ürünü olarak görürseniz, yanılırsınız. Türkiye’de muhalefet de iktidar da uzun süredir aynı merkezden koordine edilen bir mühendislik projesinin parçası gibi hareket ediyor. Siyaset, toplumsal talepleri yansıtmak yerine, toplumu dönüştürmek ve hizaya getirmek için bir araç olarak kullanılıyor.

  • Sağın ve milliyetçiliğin kalesi sayılabilecek yapılar, Muhsin Yazıcıoğlu’nun elim ve aydınlatılamayan ölümüyle birlikte tek bir çizgiye mahkum edildi.
  • İslamcı hareketin omurgasını oluşturan Milli Görüş geleneği, Erbakan’ın tasfiye edilmesiyle başka bir mecraya evriltildi; yerini daha pragmatik ve küresel dengelerle uyumlu bir siyaset tarzı aldı.
  • Kürt siyasi hareketi içerisinde bağımsız bir hat izlemekte ısrar eden isimler devre dışı bırakılırken, sistem sınırları içinde kalması öngörülen dinamikler gözetildi.
  • Atatürkçü ve Cumhuriyetçi kitleler ise yıllarca etkisiz, iktidar alternatifi olmaktan uzak, kontrollü bir muhalefet anlayışıyla oyalandı.

Bu tabloda kimin hangi rolü üstlendiği, sistemin çıkarları doğrultusunda titizlikle belirlenmiş durumda. Türkiye’de rejim değişikliği, tek bir aktörün tek başına sırtlayabileceği bir operasyon değildir. Bunun arkasında hem içerdeki rant ve iktidar odakları hem de ülkenin jeopolitik yönelimini kendi çıkarlarına göre tasarlamak isteyen küresel aklın ortaklığı yatmaktadır.

"Bir Tuğla Çekersek Duvar Yıkılır"

Uğur Mumcu’nun katledilmesinin ardından eşi Gürdal Mumcu ile dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Ağar arasında geçen o meşhur diyalog, bugün hâlâ hafızalardaki tazeliğini koruyor: "Bir tuğla çekersek duvar yıkılır."

Yıllardır o tuğla çekilmedi. Çünkü o duvar, kirli ilişkilerin, yüksek getirili ekonomik rantların, hukukun dışına çıkan yapıların ve halkın iradesini yok sayan vesayet odaklarının etrafına örülmüştü. Tuğlaya dokunulmadıkça ülke bir çürüme ve yıkım sürecine sürüklendi. Bugün sorduğumuz soru şudur: Bu ülkenin 100 yıl önce elde ettiği bağımsızlık ve çağdaşlaşma hamlesini hazmedemeyen dış merkezler ile içerideki rantiye ortaklığı, Türkiye'yi yeniden kontrol altına almak için hangi ortak masalarda buluşuyor?

Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’de işaret ettiği tablo, tam da bu kuşatmayı anlatır. Dahilî ve haricî bedhahların ortaklaşa kurduğu bu düzen, millete seçenek sunuyormuş gibi yapıp aslında sandığı etkisizleştiren bir simülasyondur. Sağcı, solcu, İslamcı, milliyetçi demeden tüm akımların merkezî bir laboratuvarda sterilize edilip yeniden paketlenmesinin temel sebebi budur.

Beklenmeyen Hesap, Güç Birlikteliği ve İçimizdeki Akrep

Ancak hesapta olmayan bir şey vardı. Sistem, kendi koyduğu kuralların ve çizdiği sınırların dışına taşan toplumsal dip dalgalarını hesaba katamadı. Son dönemde yaşanan siyasi hareketlilik; Ekrem İmamoğlu, Özgür Özel ve Mansur Yavaş’ın omuz omuza verdiği, halkın gerçek taleplerini merkeze alan güçlü ve sarsılmaz birliktelik, bu dizaynı yapanları adeta şoke etti. Beklemedikleri bu ortak akıl ve dayanışma karşısında ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar. Çünkü bu kez senaryo, Ankara'nın veya o karanlık koridorların yazdığı gibi ilerlemiyor; aksine, bu üçlü irade milletin umudunu ortak bir gelecekte buluşturuyor.

İçimizdeki akrep; rejimi değiştirmek için dışarıdaki ellerle iş tutan, millete "seçme hakkın yok, biz ne dersek o olur" dayatmasında bulunan zihniyettir. İmamoğlu, Özel ve Yavaş'ın öncülüğünde örülen bu özgürlük ve adalet cephesi, tam da bu akrebin oyun bozan en büyük antitezidir.

Bu karanlık tabloyu kırmanın tek yolu var. Önce durumu tüm çıplaklığıyla görmek, ardından kimliklerimize, partilerimize hapsolmadan özgür, bağımsız ve adil bir Türkiye paydasında ortaklaşmak.

Hepimiz kandırılıyoruz. Siyasetin sahte kavgalarıyla uyutulurken, altımızdaki zemin kaydırılıyor. Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu’nun haklı uyarıları bir kez daha gösteriyor ki; bu dizaynı bozacak olan şey, halkın kendi kaderine sahip çıkma iradesidir ve bu irade bugün İmamoğlu, Özel ve Yavaş'ın temsil ettiği omuz omuza duruşta somutlaşmaktadır. Perde arkasındaki mimarları teşhir etmek ve bu güçlü birlikteliği büyütmek, bu ülkenin yurtseverlerinin en temel borcudur.

Duvar yıkılacaksa yıkılsın; yeter ki altından özgür, bağımsız ve adil bir Türkiye çıksın.