“Dafnunda derlerdi ismine, sonradan Çömlekçi oldu. Defne anlamını taşıyan Dafnunda'dan çömlek yapımının yoğunlaştığı yer olarak ismini taşıdığı zaman tüneli içinde hep Karadeniz'in denize açılan kapısıydı Çömlekçi. Bir zamanlar Venediklilerle Cenevizlilerin imtiyaz elde etme adına bu doğal limanı paylaşamadıklarını tarihi günlükler yazar. Rekabet o denli boyutlara ulaşırdı ki iki denizci ve tacir koloni devletinin tüccarları arasında rekabetten doğan kavgalara da şahit olmuştur Çömlekçi. İpek Yolu'nun Karadeniz'deki son durağı olan Çömlekçi ne gemiler ve kervanlara ev sahipliği yapmıştı.

Doğu ile batıyı birleştiren liman kenti Trabzon’un dilleri, dinleri, ırkları farklı insanlardan oluşan tüccarları, kervanları hep bu kıyılarda buluşmuşlardı.

Adeta kültürel bir ticari panayırın yaşandığı Çömlekçi bugünlerde büyük bir değişim yaşıyor. O güzelim ahşap bahçeli evlerin etrafını kangren gibi saran ne olduğu belirsiz yapılar bir bir yıkıldı.

Sanki çölün ortasındaki bir vaha gibi yeşille donatılmış sevimli küçük konutlar ortaya çıktı.

Çömlekçi tarihin zaman yolculuğunda sahili ve limanı ile sadece Trabzon'a değil tüm ülkeye can katarken birdenbire sivrisineklerin üremeye başladığı bataklık haline gelmişti. Bir devletin yıkımı ile başlayan toplumsal erozyonun tez konusu olabilecek canlı örneği haline gelen Çömlekçi'den önce o mutlu hanelerin insanları uzaklaştı.

Onları terk ettiler.

Sonrasında yapılan çalışmalarla mahalle kentsel dönüşüme alındı.

Tarihi mekanlar ortaya çıktı. Trabzon'un klasik sivil mimari örneklerinden olan evlerle birlikte geleneksel yaşam alanları kendini gösterdi.

Şimdi bu geleneksel yaşam alanlarını koruyarak fonksiyonel hale getirme zamanı. Tarihi mekânlar koruma amaçlı fonksiyonel hale getirilirse yaşarlar.

Çömlekçi tarihi kimliğine kavuşurken elde kalan yaşam alanlarının kültür ve turizme yönelik fonksiyonel hale getirilmesi ile güzel bir cazibe merkezi haline gelebilir.”

Yukardaki yazıyı  gazetemizin aynı köşesinde 21 Haziran 2022’de yazmışım.

Gelinen noktada Çömlekçi'de kentsel dönüşüm başlatıldı.

Hatta yeni binalar yapıldı.

Çömlekçi’nin çehresi değişti.

Acaba değişen çehre ile bu tarihi mahallenin özgün yapısı korunabildi mi?

Henüz yeni diye betonarme binalardan başka bir şey görmedik.

Oysa onlarca tarihi tescilli bina var bu mahallede.

Öncelik onlara verilip bir güzel düzenleme yapılabilirdi.

Daha sonra da bu tarihi dokuya zarar vermeyecek ve de “sırıtmayacak” bir yapılaşma öngörülebilirdi. 

Şimdi görünen şu:

Hemen Limanın karşısında rezidansvari konutlar.

Çömlekçi'nin Arafilboy Mahallesi’ne bakan kısmında çatısı yola ulaşan apartmanlar.

Ve boş bırakılmış içindeki birkaç köhne yıkılmaya yüz tutmuş tarihi tescili binasıyla geniş bir arsa...

Aslında Çömlekçi'de ulusal bir müze ya da Kültür Merkezi de yapılabilirdi.

Şehrin bu bölümü böylesi önemli eserlerle değer kazanırdı.

TOKİ mantığı ile “yapalım, satalım, yeniden yapalım...” kısır döngüsü içinde tarihi bir alan aslından uzaklaştırılıp sıradanlaştırılmamalıydı.

Henüz her şey bitmiş değil.

Çömkekçi’nin tarihi dokusunu yansıtacak düzenlemeler için yapılacak çok iş var bu bölgede.

Tescilli yapılar korunup restore edilerek kültür ve turizme yönelik  fonksiyon verilerek değerlendirilmelidir.

Betonlaşma, kentin kimliğinden uzaklaşması demektir.

O kadar çok yanlış yapıldı ki bu kentte...

Kent kimliği yok olmaya doğru gidiyor.

İyi niyetle başlatılan projelerin sonunda ya tarihi mahallelerimiz yok oluyor ya da yapalım derken yıkıyoruz...

Çömlekçi bir zamanlar şehrin Doğu kapısı idi.

Aynı zamanda da doğunun batıya açılan  önemli liman merkezi olarak yüzyıllar boyunca hizmet verdi.

Şimdi geriye ne kalacak?

İsmini aldığı bir çömlek atölyesi mi, sokaklarındaki geleneksel konakları, mandalina portakal karayemiş, Trabzon hurması ve bin bir çeşit çiçekleri ile süslenmiş bahçeleri mi?

ÜRETEN KAZANIYOR TARIM  İHMAL EDİLEMEZ

Ülkemiz zengin.

Ülkemiz bereketli.

Ülkemiz insanı çalışkan.

Ülkemiz üretime uygun şartları ile bırakın Türkiye'yi, dünyayı doyuracak kapasiteye sahip.

Her bölgenin ayrı güzelliği, her yörenin farklı ürünü var.

Yıl on iki ay tarımsal üretim yapılabilir topraklara sahip.

Bir yanda tahıl, diğer yanda sebze, öte yanda meyve.

Denizlerimiz, göllerimiz, ırmaklarımız balığın her türlüsünü barındırıyor.

Anadolu doğudan batıya, kuzeyden güneye, bereketli ovaları dağları ile insanımızı besleyecek kaynaklara sahip.

Antalya/Ankara/Bolu güzergahında bir seyahatim oldu geçen hafta.

Antalya'da portakal, mandalina, limon, muz bahçeleri, seralarda üretilen sebzeler ve mevsim sonbahar olmasına rağmen turistler…

Sokaklarda Rus turistlerin fazlalığını hemen hissediyorsunuz.

Ancak konuya biraz daha araştırmacı olarak bakıldığında artık onların turist olmadığını, Antalya'ya yerleştiklerini anlamakta gecikmiyorsunuz.

Ukrayna, Rusya savaşına rağmen zaten ayırt etmekte zorlansak da her iki ülkenin insanlarının Antalya'da barış içinde yaşadıklarını da görmek artık hiç de enteresan gelmiyor insana.

Antalya zengin bir ilimiz.

Hayat her yerde olduğu gibi orda da pahalı.

Sağlık turizmi gelişmiş.

Özel hastanelerde çok sayıda yabancı uyruklu hasta görmek mümkün.

Ankara'ya doğru Eğridir Gölü’nün etrafını dolanarak giderken göl kenarında mola verip birer yorgunluk çayı içtik.

Göl manzarası muhteşem.

Derken Isparta'nın meşhur elma bahçeleri bizi karşılamaya başladı.

İlk defa yol kenarlarında dökülmüş tonlarca elmaları görmek bizi şaşırtmadı değil.

Sorduk öğrendik.

Meğerse, bu elmalar kilosu 8 TL’den meyve suyu fabrikalarına gideceklermiş.

Tabi bu arada Trabzon'da, köylerimizde dalından yere düşüp çürüyen meyvelerin  değerlendirilememeleri de aklımıza gelmedi değil...

Manava, pazara ihracata giden elmalardan farkı biraz ufak tefek ya da yerden toplanmış, zedeli filan olmaları.

Yol kenarlarında tezgahlar kurulmuş. Ablalar, teyzeler, dedeler, dayılar bahçesinden topladıkları elmaları, ayva ve cevizleri satıyorlardı.

Alın tadına bakın, yiyin çekinmeyin diye de tembih ediyorlardı.

Bir ara güzel bir elma bahçesinin yanında durduk.

Bahçede işçiler çalışıyordu.

Resim filan çekerken, bahçenin sahibi yanımıza yaklaşıp, “İstediğiniz kadar alabilirsiniz.” dedi. 

Ve bir kez daha anladık ki bu milletin hoşgörü, tok gözlülüğü ve samimiyeti halen devam etmekte.

Teşekkür edip birer tane aldık.

Dalından meyve koparmak da ayrı bir güzellik...

İhraç malı elmadaki lezzeti daha ilk dilimde hissetmemek mümkün değildi.

Isparta tam bir elma cenneti.

Soğuk hava depoları, meyve suyu fabrikaları, TIR’larla sevkiyat, paketleme derken yüzlerce insana iş imkanı sağlayan bir sektör oluşmuş.

Ülkemiz tarım ürünleri anlamında her türlü imkana sahip.

Yeter ki üretimi artıralım.

Teşvik edelim.

Üretmekten başka çaremiz yok.

Üreticiyi korumak kollamak da sosyal devletin görevi olmalı.

Yoksa sen ağa ben ağa inekleri kim sağa misali, elmayı dalında görmeyi çok bekleriz.

SEN YİNE KAL

“Gitmek mi iyi

Kalmak mı?

Öyle bir an gelir

Gitmek lazım.

Ama kalacaksan da

Katlanmak gerek.”

Bu bir film repliği idi galiba aklımda kalan şekliyle.

Gittin diyelim.

Yine mutlu olamadın.

Kaldın diyelim yine istediğin gibi olmadı...

E ne yaparsın bu durumda.

Ortası yok mu bu işin?

Gitme o zaman?

Ama olmuyor.

Katlan o zaman...

O da olmuyor...

Yaşa git işte şairin dediği gibi o zaman da...

Gökyüzüne bak, kuşlar uçuyorsa,

Denize bak balıklar yüzüyorsa,

Yanı başındaki kediye bak yavrusunu ağzıyla yuvasına getiriyorsa,

Toprağa bak her mevsim yeşeriyorsa,

Kışa bak karlar yağıyor,

Bahara bak çiçekler açıyorsa

Ve karar ver 

Gitmekten daha evladır kalmak,

Ama yok öyle katlanmak.

Unutma ki, kışın peşi bahar...