Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi, yalnızca bir rejim değişikliğinin değil; aynı zamanda parçalanmış bir coğrafyadan modern, egemen ve üniter bir devlet çıkarma iradesinin ürünüdür. Mustafa Kemal Atatürk’ün en büyük siyasal refleksi, etnik ya da mezhepsel aidiyetleri siyasetin kurucu ekseni olmaktan çıkarmak olmuştur.

Bugün DEM Partili Ahmet Türk’ün bir futbol kulübünün Süper Lig’e yükselişini “Kürdistan’ın takımı çıktı” şeklinde tanımlaması, sıradan bir spor sevinci olarak değerlendirilemez. Bu ifade, bilinçli ya da bilinçsiz şekilde, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde etnik temelli ayrı bir siyasal coğrafya imasını taşımaktadır. Sorun tam da burada başlamaktadır: Sporun birleştirici dili üzerinden etnik-siyasal aidiyet inşa edilmeye çalışılması, uzun vadede toplumsal fay hatlarını derinleştiren bir zihniyet üretir.

Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” yaklaşımı etnik değil, siyasal vatandaşlık tanımıdır. Bu modelin temel amacı, Anadolu’da yaşayan herkesi ortak bir hukuk ve kader etrafında birleştirmektir. Çünkü devletin kurucu aklı şunu görmüştür: Etnik kimlikler siyasal egemenlik talebine dönüştüğünde, ortak vatandaşlık zemini zayıflar. Yugoslavya örneği bu sürecin en dramatik laboratuvarlarından biridir.

Yugoslavya da başlangıçta “bir arada yaşama” idealini savunuyordu. Ancak zamanla Sırp, Hırvat, Boşnak ve Sloven kimlikleri kültürel aidiyet olmaktan çıkıp siyasal egemenlik alanına dönüştü. Spor kulüpleri, yerel yönetimler, medya dili ve akademik söylem etnik kamplaşmanın araçlarına dönüştürüldü. Sonuç; yüz binlerce insanın öldüğü, şehirlerin yakıldığı, komşuların birbirini boğazladığı bir parçalanma süreci oldu. Yugoslavya bir günde bölünmedi; önce dil değişti, sonra zihinler ayrıştı, en sonunda haritalar parçalandı.

Türkiye’nin hassasiyeti tam da bu tarihsel hafızadan kaynaklanmaktadır. Bu nedenle “Kürdistan’ın takımı”, “Türklerin takımı”, “şu etnik grubun şehri” gibi ifadeler yalnızca retorik değildir; ortak ulusal aidiyeti aşındıran siyasal kodlardır. Üniter devlet yapısı, sadece anayasal bir model değil, aynı zamanda Türkiye’nin iç barışının güvenlik sigortasıdır. Çünkü üniter yapı çözüldüğünde ortaya çıkacak şey romantik bir özgürlük ortamı değil; etnik rekabet, dış müdahale ve sürekli kriz olacaktır.

Türkiye’nin ihtiyacı, etnik kimliklerin inkârı değil; onların siyasal ayrışma aracına dönüştürülmemesidir. İnsanlar elbette kültürleriyle, dilleriyle, aidiyetleriyle var olabilirler. Ancak bunları ayrı egemenlik çağrışımı yaratacak şekilde siyasallaştırmak, Cumhuriyet’in kuruluş mantığıyla doğrudan çelişir. Sporun dili kardeşlik üretmelidir; sınır, bayrak ve coğrafi ayrılık iması değil.

Atatürk’ün üniter devlet anlayışı bugün hâlâ günceldir. Çünkü dünya yeniden etnik gerilimler çağından geçmektedir. Ortadoğu’nun parçalanmış yapısı, Balkanlar’ın kırılgan tarihi ve Kafkasya’daki çatışmalar göstermektedir ki çok etnisiteli toplumlarda ortak vatandaşlık bilinci zayıfladığında, devletler yalnızca siyasi kriz yaşamaz; varoluşsal tehditlerle karşı karşıya kalır.

Dolayısıyla mesele bir futbol kulübü ya da bir siyasetçinin cümlesi değildir. Mesele, Türkiye’nin ortak kimlik fikrinin korunup korunamayacağıdır. Cumhuriyet’in kurucu paradigması tam da bu yüzden etnik değil vatandaşlık merkezlidir. Çünkü Anadolu coğrafyasında barışı mümkün kılan şey, ayrıştır.