“Bir insanı eğitmeden önce öğretmek, bir toplum için büyük tehlikedir.”   

Bir yazar abimizden dinledim ve aynen aktarıyorum.   

Sosyal demokrasi; özgürlük, eşitlik, adalet ve dayanışma düşüncesine dayanır. Sosyal demokrasi olgusu, 19. yüzyılın ikinci yarısından bu yana, emekçi sınıfların yürüttüğü sosyal ve siyasal mücadeleler sonucunda egemen sınıflarla varılan uzlaşmanın bir ürünüdür. Bir başka ifadeyle sosyal demokrasi, demokrasinin ileri bir aşamasıdır.  

Yazar Abimiz, kitaplarından birini, ilişkileri çok iyi olan bir avukat arkadaşına hediye etmiş. Avukat, kendisine hediye edilen bu kitabı çok beğendiğinden kütüphanesinin de başköşesine koyduğunu yazara ifade etmiş. Aradan geçen zaman içerisinde bir gün tekrar karşılaşmışlar ve sohbet esnasında avukat, yazar abimize, kime oy verdiğini sormuş. Yazar da mevcut Cumhurbaşkanına oy verdiğini söylemiş. Sohbetin ardından ayrılmış, gitmişler. Aradan bir müddet geçmiş. Avukat ile bir gün yine karşılaşmışlar ve Avukat, yazar abimize “senin o kitabını, cumhurbaşkanına oy verdiğinden kütüphanemden indirdim” demiş. Yazar abimiz ise bunu anlayışla karşılamış.  

Bu abimiz yine böyle benzer bir olaya denk gelmiş. Geçtiğimiz yerel seçimler öncesinde sosyal demokrat düşünceye sahip bir öğretmen arkadaşımız, sohbet esnasında arkadaşından, kendi düşüncesindeki bir yerel başkana oy vermesini istemiş. O arkadaş da “hayır, ben ona oy vermem” şeklinde bir cevap vermiş. Oy isteyen sosyal demokrat öğretmen(!) arkadaş ise karşısındaki öğretmene “sen git, oyunu hırsızlara ver” deyince arkadaşı da ona “hırsız sensin” diye karşılık verince bunun üzerine orada tartışma çıkmış.  

Sosyal Demokrat geçinen bir AVUKAT ve bir ÖĞRETMEN arkadaşın davranışları aynen yukarıda ifade ettiğim gibi gelişmiştir.    

Demokrasilerde, insanların düşüncelerine katılma zorunluluğu yok ama saygı gösterme zorunluluğu vardır. Avukat Bey, kendi partisine oy vermeyen arkadaşının baş köşeye koyduğu kitabını indiriyor, öğretmen de oy alamayınca zor kullanmaya ve hakarete kalkışıyor. Bu düşünce ve davranışların egemen olduğu bir toplumda demokrasinin gelişmesi, hür düşüncenin yaygınlaşması mümkün olabilir mi?!  Bu vatandaşlar, demokrasiyi “faşizm” ve “komünizm” gibi anlıyorlar. İnsanların kendi çocuklarına emir buyurması gibi oy verme noktasında insanlara emir buyurmak, demokrasiyi “komünizm ve faşizm” zannetmektir. Bir adamı, kendi partisine oy vermeye zorlamanın başka türlü izahı yoktur. Üstelik bunların biri hukukçu! Peki böyle bir hukukçu adaleti savunabilir mi?! Böyle bir hukukçunun bir gün hâkim olduğunu, savcı olduğunu düşünelim! Veya bir öğretmen ki ülkenin geleceğini yetiştiren ve aynı zamanda toplumun önünde örnek duran biri olarak!    

  

Demokrasilerde oy vermek, bireyin kendi özgür iradesi ve “hakkı”dır. Onu bu haktan mahrum etmeye çalışmak cehaletin alâsıdır. Bir başkasının zorlaması ile oy verilirse buna demokrasi denilebilir mi?! Buna ancak, 1946 Türkiye genel seçimlerindeki gibi “açık oy gizli sayım” rejimi denir. Bu anlayışa sahip insanlara “sosyal demokrat” demek mümkün olabilir mi? Peki bu gibi insanların iktidara gelmesiyle demokrasi söz konusu olabilir mi? Buna “diktatörlük” denilir. Diktatör anlayışın veya faşizm anlayışına sahip insanların bulunduğu bir toplumda demokrasinin gelişmesi, Özgür düşüncenin yaygınlaşması mümkün değildir. Bir toplumda demokrasinin hâkim olabilmesi için; okumuş, öğrenmiş olmaktan önce eğitilmiş olmak gerekir...! Batılı bir filozof şöyle der: Bir toplumda kitap okuma oranı %10 ise onu krallıkla yönetmek gerekir, %40’a çıkarsa onu padişahla eğer %90’ı geçerse onu demokrasi ile yönetmeli. Tabii buradaki “kitap okuma” dan kasıt eğitimli olmaktır. Hülasa bu kafalar, sosyal demokrasi anlayışı idrak edemedikleri gibi de berbat etmişler.     

Sonuç olarak diyeceğimiz şudur: Demokrasi ve özgür düşünce anlayışı bizden çok uzaklarda maalesef...