Milli Eğitim Bakanlığı ders kitaplarıyla ilgili temizliğe başlamışken maarif işini az çok bilen kişi olarak bizim de okuduklarımızdan hareketle söyleyeceklerimiz var.
Hakikaten kitaplarda öyle lüzumsuz, mantık illiyeti kopuk bölümler var ki bunları silip süpürmek gerekiyor.
Açıkçası sosyal ilimler üstünde laf etsem kimse yadırgamaz ama fen sahasında yani matematik, fizik, kimya, biyoloji gibi derslerde mezun değilim. Onları erbabına bırakıyorum.
Tetkik ettiğim tarih ve Türkçe kitapları hakikaten bir felaket. “Öğrenciyi, hem tarihten, hem de edebiyattan soğutmak, hattâ nefret ettirmek için acaba ne yapabiliriz?” diye uğraşsak, emin olun, bu kitaplardan daha iyi bir küstürme vasıtası bulamayız!
Öğretmen arkadaşlarla yaptığımız günlük sohbetlerde ortaya çıkan ortak kanaat öğrencinin sevmediği derslerin başında tarih ile Türkçe’nin geldiği gerçeğidir. Bu soğukluğun sebebi belli; müfredat programı ve ders kitapları...
Öğrenci iptidai sınıflardan üniversiteye kadar en yoğun şekilde gördüğü ders Türkçe’dir ama gençliğin artık kitap okumamasının ve sadece birkaç yüz kelime ile konuşur hâle gelmesinin başta gelen sebebi, Türkçe derslerinin, özellikle de dilbilgisinin gramer öğretme merakı doğrultusunda verilmesidir.
Bu tesbitlerin neresi haksız? Bence herkesin düşünüp de dillendiremediği gerçekler değil mi?
Bakınız Murat Bardakçı benim  de iştirak ettiğim müfredatla ilgili hangi tesbitleri yapmış.. “Okullarda hâlen okutulan birkaç dilbilgisi kitabını gözden geçirdim ve emin olun, hiçbirşey anlamadım! Ya ben Türkçe’yi bilmiyordum, yahut ders kitaplarının üzerindeki ‘Türkçe’ ibaresi yanlışlıkla yazılmıştı ve hepsi aslında başka bir lisana aitti!” diyor.
Bardakçı sarsıcı tesbitlerini şöyle sürdürmüş:
“Ne işe yaradığını bir türlü çözemediğim dünya kadar kural, bir garip dil ve gençlere edebiyat zevki vermek yerine beyinlerini gramer ile doldurmaya yönelik anlaşılmaz bir inat... İş bu kadarla kalsa, yine iyi! ‘İlgeç’, ‘adıl’, ‘dönüt’, ‘belirteç’, ‘iletisel işlev’, ‘eylemsi’ yahut ‘göndergesel işlev’ gibisinden dünya kadarkakofonik terim!
Gramer saplantısı sadece Türkçe derslerine değil, yabancı dil eğitimine de ârız olmuş dertlerden. Öğrenciye senelerce yabancı dil okutulur ama Millî Eğitim’in gramer dayatması yüzünden talebe o kadar sene sonra tek bir cümle kuramaz ve kendi dilinde yazılmış eserleri, yani Türkçe kitapları bile okumaktan bile nefret eder...
Tarih kitapları ise başka âlemdir!
Bardakçı bardağın dolu tarafını değil de tamamen boşunu göstermek isteyerek tarih dersi konusunda da katıldığım şu saptamaları neşretmiş..
“Şablon bir buçuk asır öncesine, Ahmed Vefik Paşa’ya aittir; Paşa’nın ilk baskısı 1860’ların başında yapılan ve sonraki baskılarda “Fezleke-i Tarih-i Osmânî” adını alan tarih kitabıdır ve eser ders kitabına dönünce bir mazî çöplüğü olmuştur! Bugün okullarda tarih diye öğretilenlerin çoğu lüzumsuzdur, kitapların üslûbu kupkuru, tatsız ve hiçbir heyecan vermeyecek şekildedir. Profesyonel tarihçinin bile ezbere bilemediği teferruat vardır ve tarih dersleri öğrenciye sentez imkânı vermeyecek bir çorbayı andırır!
Talim ve Terbiye Heyeti işe hazır el atmışken ders kitaplarını lüzumsuz malûmattan temizlese; meselâ Segedin, Baltalimanı yahut Paris Anlaşması’nın maddelerini ezberletmek yerine olayların önemlerini ve neticelerini öğreten müfredat uygulasa, coğrafya kitaplarını ‘Amerika’nın doğal toprak çeşitleri’ gibisinden Amerikalı öğrencinin bile bilmediği fazlalıklardan arındırsa ve Türkçe derslerini gramer derdinden kurtarıp dile hâkim yazarlardan alınmış bol örneklerle talebeye edebiyat zevki verebilecek hâle getirse.”
Bardakçı önemli bir yazar olmasına rağmen bir gerçeği ifade ederek öğrencileri boş mesaiden kurtarmak gerektiğini ise şöyle dile getirmiş..
“Sırası gelmişken bir itirafta bulunayım: Ben hiç mi hiç gramer bilmem! Okul senelerimde sınıf geçecek kadar öğrenmiştim, sonra hepsini unuttum. Üstelik sadece Türkçe’nin değil, okuyup yazabildiğim bir-iki yabancı dilin gramerini de bilmem. Ama bir yabancı ile rahatça anlaşabilir yahut onun lisanında yazabilirim.
Allah’tan öğrenmemişim, zira hiçbir zaman işime yaramayan ve noksanını da asla hissetmediğim ‘geçişli fiil’i, ‘zarf’ı, ‘edat’ı, ‘yüklem’i, ‘tümleç’i, ‘edilgen’i, vs bilmeden meramımı rahatça anlatabiliyorum!”
İnşallah yeni kitaplar okuma, anlama ve yazma üstüne bina edilir.