Dün Gaziler Günü’ydü..
Vatanın milletiyle bölünmez bütünlüğü için canlarını seve seve ortaya koyarak mücadele etmiş kahramanlarımızı unutmak mümkün mü?

Böylesine önemli günde tarihi bir yaşanmış hikayeyi sizlerle paylaşmak istedim..
Biraz uzun ama millet olarak milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olduğu dönemde duygularımızı kabartacak bu hikayeyi okumak gerekir diye düşünüyorum..
Hikayenin adı ‘GAZİ KOVANI..’

***

Mart 1921, İnönü Ovası.. İnsanın iflahını kesen buz gibi bozkır ayazında Ethem Çavuş’un sırtı üşüyor, avuçları ise kızgın mermi kovanlarına çıplak elle dokunduğu için alev alev yanıyordu. Top atışı on sekiz saattir durmaksızın sürüyordu. Ethem Çavuş, 75 mm’lik topu durmaksızın dolduruyor, her seferinde besmele çekip keşif kolundan bildirilen menzillere kıyamet yağdırıyordu. Sandıkta kalan sondan üçüncü mermiyi aldığında bir an duraksadı.
Merminin üzerine bir çaput sarılıydı. Çaputu sökerken avucuna kalem büyüklüğünde demir çubuk düştü. Çaputun ve çubuğun anlamını çözmeye çalışırken sare metalden mermi kovanına kazınarak yazılmış yazıya gözü ilişti.
Okumaya vakti yoktu. Mermiyi topa sürüp ateşledi. Demir çubuğu cebine, boş kovanını ise bu sefer sandığa değil yere attı. Birkaç dakika sonra soğumuş olan kovanı kaybolmaması için yerden alıp mintanının yakasından içeri attı. Akşam ezanı vaktinde çarpışma durulumşu, mevzileri ileri, düşman hatlarına doğru ilerletme emri gelmişti. Batarya komutanı, Ethem Çavuş’a istirahat verdi. İlk iş olarak boş kovanı çıkarıp üzerindeki yazıyı okudu. Kovanın üzerinde “Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 26 Rebiyülahir 1339 (7 Ocak 1921) İnönü” yazıyordu. Birinci İnönü Savaşı’nın en kızgın günlerinden birinde düşülmüş not ve mermiyle gelen demir çubuk, İmalat-ı Harbiye Atölyelerinde çalışanların bir mesaj istediğini gösteriyordu. Boşalan kovanlar Ankara’daki atölyelere yollanır, oradan tekrar doldurulup cepheye döner.
Üç saat sonra gecenin iyice çökmesiyle savaş tamamen durulmuş, birlikler yeni mevzilerine yerleşmişti. Ethem Çavuş, cebindeki demir çubuğu çıkarıp köşeye oturdu. Ucu sivriltilmiş çubuk, bakır ustalarının “kalem” dedikleri, metal üzerine desen oymaya yarayan keskin bir aletti. Eline yumruk büyüklüğünde bir taş alarak hafif tıklamalarla kendi mesajını kovana kazdı;
“Aksekili Ethem Çavuş. 8. Alay 3. Tabur 1. Batarya 20 Recep 1339 (30 Mart 1921) İnönü”
Beş gün sonra Ankara’daki Atölye’nin bir köşesinde cepheden gelen santıkları açan kalfa, tezgahlardan birinde harıl harıl çalışmakta olan ustaya seslendi. Sesinde, eşi doğum yapmış bir adama bebeğini müjdeleyen ebenin heyacanı vardı. “Kamil Usta! Müjdemi isterim! Senin yavru cepheden dönmüş!” Hepsi sandıkların olduğu kısma koşturarak kovanın üstündeki yazıyı okumak için toplandılar. Tabii ki bu şeref Kamil Usta’ya aitti. Yüksek sesle Ethem Çavuş’un notunu okudu. Atölyede bir bayram havası esmişti. Tüm çalışanlar, Kamil Usta’yı yeni baba olmuş biriymiş gibi kutluyor, hayır duaları ediyorlardı.
Ustalar, iş tezgahlarından birinin başında toplandılar. Kamil Usta kovanın ağzının eğilen yerlerini düzeltip özenle kapsülünü yeniledi. İçine barutunu doldurduktan sonra yeni bir çekirdeği kovanın ağzına oturttu. Mermi hazır olunca, Ethem Çavuş’un kovanın içinde geri yolladığı çelik kalemi yeni bir çaputla merminin üzerine sardı. Kundaklanmış mermiyi şefkatle tutarak yeni doldurulan bir sandığa yatırdı. Çalışanlar hep bir ağızdan “Allah kavuştursun” deyip işlerinin başına döndüler. Kamil Usta, halen açık duran sandığa yatırdığı mermiye hüzünle bakıp “Selametle git aslanım. Allah muvaffak etsin. Çok bekletme bizi” dedi.
Kovan, Birinci İnönü Savaşı sıralarında üzerindeki ilk notla Kamil Usta’nın eline geçtiğinde bu fikir doğmuştu. Karahisarlı Seyfi Çavuş’un başlattığı bu geleneğin süreceğinden emin değildi; ama denemeye değerdi. Nitekim Aksekili Ethem Çavuş umutlarını boşa çıkarmamıştı. Cephede patlayan her merminin kovanı buradaki ustaların elinden geçtiğine göre bir aksilik olmazsa yeniden görüşeceklerdi.
Eylül 1922, Ankara. Bir buçuk yıl içinde kovan sekiz kere daha atölyeye uğradı. Üzerindeki mesajlarını sayısı da sekize ulaşmıştı. Mesaj yazanların sekizi de başka alay ve taburlardan farklı kişilerdi. Kovan her kesesinde atölyedekilere daha büyük bir coşku yaşatıyor, İstiklal Savaşı’nın her zorlu durağından Ankara’ya barut, kan ve zafer kokusu taşıyordu. Türk Ordusu’nun İzmir’e girdiği gün Ankara’da bayram havası eserken kovan yeniden gelmiş, ama bu sefer tüm atölyeyi yasa boğmuştu. Kovanın içinde, çelik kalemin yanı sıra bir mektup ile bir tane de bakır künye vardı. Kovanın üzerine kazınmış dokuzuncu notta; “Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 12 Muharem 1341 (4 Eylül 1922) Banaz” yazılıydı. Atölyedekiler mektubu açıp okumaya koyuldular.
“Bismillahirrahmanirrahim. Selamün aleyküm, gayretperver ustalar.
Allah’a şükürler olsun ki, mendebur düşman kaçıyor. Muzaffer Türk Ordusu beş gündür durup dinlenmeksizin kafiri kovalıyor. Güzel İzmir’e, kalplerimizdeki imanımız kadar yakınız artık. İki gün evvel Banaz’daki muharebede bataryamın çavuşlarından Seyfi, kalleş düşmanın kurşunuyla şehadete ermiştir. Cenazesini sıhhiyecilere teslim etmeden önce mintanını içinde bu kovanı buldum. Malumunuzdur ki, vefat eden neferin künyesi ailesine yollanır. Lakin beş gün önce Karahisar’ı ele geçirdiğimizde, Seyfi Çavuş’un ailesinin düşman tarafından katledildiğini öğrendik. Bu kahraman Türk evladı kederini yüreğine gömüp anacığını, babacığını defnedemeden düşmanın peşine düştü. Üç gün sonra kendisi de hakkın rahmetine kavuştu. Kovandaki yazılardan anladığım üzere bu topçu neferlerinin bir ailesi de sizler olmuşsunuz. Bu sebeple Seyfi Çavuş’un künyesini sizlere yolluyorum. Başınız sağolsun. Hayır dualarınızı bizlerden, Fatihalarınızı aziz şehitlerimizden esirgemeyiniz. Hakkın rahmeti üzerinize olsun. Yüzbaşı Muhsin Talat. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya, 14 Muharrem 1341 (6 Eylül 1922) Salihli”
Mektup bitiğinde tüm personel ağlıyordu. Atölyeye bir ölüm sessizliği çökmüştü. Hiç tanımadıkları halde iki satır yazıyla kardeş oldukları Seyfi Çavuş’un ardından Fatiha okuyup amin dediler. Kamil Usta yutkunarak tezgahının başına oturdu. Kovanı yeniledi ama bu sefer, minik iki perçinle Seyfi Çavuş’un künyesini kovanın dibine çaktı. Yine her zamanki merasimle mermiyi kundaklayıp sandığa yatırdı. Oysa o mermi bir daha düşman mevzilerine gönderilmeyecekti.
       
***

Ocak 1923, Ankara..
 İstiklal Savaşı’nın bitmesinin ardından Ankara’da ki mühimmat depolarında sayım ve temizlik yapılıyordu. Sandıklar tek tek açılıyor, mermiler sayılıp yeniden sandıklanıyor, kayda geçirilip daha tertipli bir cephaneliğe gönderiliyordu. Teğmen Hamdi Vasıf, Kamil Usta’nın hazırlayıp kundakladığı mermiyi buldu. Böyle bir anının belki de yıllarca sandıkların içinde kalmasına gönlü elvermedi. Ciddi bir suç işliyor olmayı göze alıp mermiyi eve götürdü. Niyeti, ömrünün sonuna kadar mermiyi bir anı olarak saklamaktı.
29 Ekim 1923, Ankara.. Teğmen Hamdi Vasof Ankara Kalesi’ne çıkan dik sokakları koşarak tırmanıyordu. Soğuğa rağmen kan ter içinde kalmıştı. Yarım saat önce 20.30 sıralarında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden, Cumhuriyet’in ilan edildiği duyurulmuştu. 101 pare top atışıyla Cumhuriyet kutlanıyordu ve Seyfi Çavuş’un mermisi bu şöleni kaçırmamalıydı. Yetmiş, belki de sekseninci atışta topçuların yanına ulaşabilmişti. Yüzbaşı Muhsin Talat’ın yanına giderek sert bir asker selamı verdi;
“Teğmen Hamdi Vasıf, Edirne! Bir maruzatım var komutanım” Yüzbaşı sorar gözlerle genç subaya bakıyordu.
“Evet Teğmenim, sizi dinliyorum”
Teğmen, üniformasının içinden mermiyi çıkarıp Yüzbaşıya uzattı.
“Yüzbirinci pareyi en çok bu mermi hak ediyor komutanım. Müsaadenizle bu şeref ondan esirgemeyelim”
Yüzbaşı Muhsin Talat gözlerine inanamamıştı. Sevinç göz yaşlarını tutamadı. O kadar heyecanlanmıştı ki, neredeyse aralarındaki rütbe farkına bakmaksızın genç teğmenin ellerini öpecekti. Mermiyi alıp çekirdeğini dikkatlice yerinden çıkardı. Kovanın tepesine bir bez parçası tepip iyice sıkıştırdı. Subay şapkasını çıkarıp surun üzerine koydu. Mermiyi şapkanın içine yatırdı. Toplar atışlara devam ediyordu. 82, 82, ... 97, 98, 99... on dakika kadar sonra, atışları sayan çavuş “yüzüncüyü attık komutanım” deyince, Muhsin Talat, kovanı topun yatağına kendi elleriyle sürerek ateş emrini verdi.
Subayların kılıçlarını çekerek selamladığı o son top sesi, Ankara’nın her davurından yankılanıp dört yıllık İstiklal Savaşı’nın tüm hikayesini anlatmıştı sanki. Rütbe ve mevkilerine bakmaksızın topun başındaki tüm askerler kucaklaşarak birbirlerini kutladı. Son olarak Yüzbaşı Muhsin Talat ile Teğmen Hamdi Vasof sarıldılar. Kovan ayaklarının dibindeydi. Yüzbaşı eğilip saygıyla kovanı yerden aldı. Avuçlarının yanmasına aldırmadı bile
Başlangıcından bitişine kadar tamamı bir destan olan Kurtuluş Savaşımızın hangi şartlarda kazanıldığına dair bizlere ipucu veren yaşanmış birçok olayı daha yeni yeni örenmekteyiz.
İşte Gazi Kovanı...
      
 ***

Bu vesileyle gazilerimizi bir kez daha saygıyla anıyor, şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyoruz..
Hepsi başımızın tacı..