Bu ülkenin bazı aydınları..
Diyorlar ki;
“Değiştirin şu Anayasa’yı, kaldırın Türklük, Türk milleti tarifini. Türkiye'de ancak böyle barış sağlanır.”
Nedenmiş efendim;
'Türk milleti' tarifi bu büyük milleti kaynaştırmıyormuş, etnik ayrımcılığı çağrıştırıyormuş! Hatta küstahça ifadelerle faşistlikmiş!
“Türk vatandaşlığı” yerine “Türkiyelilik” kavramı Anayasa’ya koyulursa millet barışırmış!..
Bunun adı da demokrasi olurmuş!..
Öyle komedi ki 'Millet' deniyor ama milletin adı konamıyor!
Neymiş çözüm sürecine etki edermiş!..
Şu duruma bakın!..
Bunlara göre, Almanya’da Alman milleti , Fransa’da Fransız milleti , İngiltere’de İngiliz milleti olunuyor ama Türkiye’de 'Türk milleti, Türk vatandaşı' olunamıyor!
Bu ülkede bunları duymak insanı kahrediyor!...
Vah ki vah!..
Resmen Türk ülkesinde 'Türk milleti' alerjisi olananlar ortalıkta ahkam kesiyor..
Birilerinin bulduğu kılıf da hazır..
'Ne olacak Osmanlı gibi olsun’
Gelin bakalım tarihin derinliklerine, kaynaklarla gidelim. Bazı aydınların, siyasetçilerin bu seslendirmeleriyle, XIX. yüzyıl boyunca ve XX. yüzyılın başlarında resmî ideolojisi olan “Osmanlılık” kavramı arasındaki benzerlik apaçık!
Ama tarihten ders alan yok!
Çok etnik gruplu bir devlet olan Osmanlı Devleti’nin çöküş sürecinde devleti ayakta tutmak amacıyla “Osmanlılık” ideolojisine sıkı sıkıya sarılanlar olmuş.
Bu anlayışa göre; Osmanlı Devleti, çeşitli halklardan oluşmuştu ama, bunlar hep birlikte Osmanlı ulusunu oluşturuyorlardı.
Osmanlı olarak çıkarları birdi. Aralarında devlet açısından hiçbir fark yoktu. Başka bir deyişle, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Çerkezler, Boşnaklar, Araplar, Arnavutlar, Kürtler, Türkler vb. hep birlikte Osmanlı idiler.
Böylece, “Osmanlı” kavramının “Türk” demek olmadığı vurgulanmış oluyor, bu nedenle de bu etnik grupların devletten kopmayacakları sanılıyordu.
Ve eğer bir Türk milleti olgusu ortaya atılırsa öteki halkların da ulusalcılık yapacakları düşünülüyor, bunun da devletin parçalanmasıyla sonuçlanacağı varsayılıyordu. Örneğin; İttihat ve Terakki’nin önde gelenlerinden Tunalı Hilmi’ye göre, “Osmanlılık, Türklük demek değildir. Ne kimseye zarar verir ne de bir milliyete dokunur; böyle olunca, Osmanlı olmayacak kim bulunur?”(1) deniyordu.
***
Diyarbakırlı olan ama Türklüğün en önemli ferdi olarak hep önde duran Ziya Gökalp, bir kitabında bakın parçalanma döneminde Osmanlılık için ne diyordu..
“Bu milletin yakın zamana kadar kendisine mahsus bir adı bile yoktu. Tanzimatçılar ona: ‘Sen yalnız Osmanlısın. Sakın başka milletlere bakarak sen de millî bir ad isteme! Millî bir ad istediğin dakikada Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasına sebep olursun’ demişlerdi. Zavallı Türk vatanımı kaybederim korkusu ile ‘Vallahi Türk değilim, Osmanlılıktan başka hiçbir içtimaî zümreye mensup değilim’ demeğe mecbur edilmişti.”
Osmanlılık’ın ne anlama geldiğini işgal sırasında Divan-ı Harb-ı Örfi’de Türkçülük yaptığı suçlamasıyla da yargılanan Gökalp’e mahkeme başkanının yönelttiği sorular çok daha açık bir biçimde durumu ortaya koyar:
“Osmanlılık birçok milletlerden teşekkül ettiği için onların beynindeki rabıtayı takviye etmek icap eder. Yalnız içlerinden birini intihap edip de [seçip de] onların milliyetini meydana koymaya [yani, Türk ulusu üzerinde durmaya] say etmek [çalışmak] tabiîdir ki diğer anasırın [unsurların / halkların] hattâ Müslüman olan diğer unsurların [Araplar, Kürtler gibilerinin] inkisâr-ı kalbini mucip olmaz mı [kalplerini kırmaya neden olmaz mı]?”(2)
Evet aynen böyle deniyordu..
Bugünkü duruma göre değerlendirin bunu!..
Ama o çöküş dönemine bakıldığı zaman Oysa, Türkler dışındaki halkların Osmanlılık ideolojisini ciddiye almadıkları, hatta alay konusu yaptıkları belgelidir. Osmanlı Mebusan Meclisi’ndeki Rum mebuslardan Boşo Efendi’nin, “Benim Osmanlılığım Osmanlı Bankasının Osmanlılığı kadardır” sözü tarihe geçmiştir.
Tarih bu acı sözü yazar!..
Bilindiği gibi, Osmanlı Bankası bir Fransız bankasıydı.
Yine örneğin; Rum Patrikhanesi’nin Adliye ve Mezahip [Mezhepler] Nezaretine gönderdiği bir yazıda açıkça, “Osmanlı milliyeti bir tabir-i lisanî [dilde bir deyiş] ise de hakikati halde gayrımevcuttur [gerçekte yoktur].” diyebilmiştir.(3)
Gerçekten de, o çöküş dönemindeki “Osmanlılık anlayışı” devleti ayakta tutmak şöyle dursun, dağılmasında önemli bir etken olmuştur.
Hele I. Dünya Savaşı sırasında “Osmanlı vatandaşı” Ermenilerin, savaşın bitiminde işgal yıllarında “Osmanlı vatandaşı” Hristiyanların başta Rumlar olmak üzere ihanetleri tarihin sayfalarına yazılmıştır. Türkler, ancak ulusal bir çatı altında millet olarak varlıklarını sürdürebilirlerdi.
Nitekim, öyle de olmuştur.
Bugün ise, tarihten hiç ders alınmamışçasına, birilerini mutlu etmek adına bir üst kimlik arayışına, millet yerine çok milletli bir düzen yoluna girenler yarını çok iyi hesaplamalılar.
Tarihi iyi okumak ve anlamak için koca Osmanlı’nın nasıl parçalatıldığını o nedenle iyi bilmek gerekir.
Bir tahlil yapacak olursak;
Cumhuriyetle hesaplaşma adına bugün Osmanlı’nın çok ulusluluğu ve etnik gruplara tanıdığı haklar övülmekte, bir Osmanlı eyalet sistemi modelini geçerli kılmak, barış süreci sonucunda federatif bir devletin altyapısı hazırlanmak istenmektedir.
Peki 'Koca Osmanlı'nın sonu ne oldu? Osmanlı neden yıkıldı, parçalandı sorusunu soran neden yok!.
Bu büyük milletin işgal altında küllerinden yeniden nasıl doğduğunu nasıl büyük bir milletin inşa edildiğini anlatan niye yok!..
Yazık ki yok!
Ders gibi olan Mustafa Kemal’in 1932 yılında Diyarıbekir Gazetesi’ne verdiği demecinin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ilelebet devamının bir manifestosu olduğunu görmek istemedi..
Bakın nasıl bir mesaj veriyordu o günlerde bölünme sevdalısı olanlara;
“Sevgili Diyarbakırlılara:
Ben, Türk elinin kahraman bir bucağındanım. Yazık ki oraya Bekir diyarı diyorlar, fakat özünde Türk diyarı idi.
Bekir sonradan ona ad olmuş. Fakat biz öz diyarımızın ne olduğunu biliriz, bizim diyarımız Oğuz Türk’ün has konağıdır, biz de bu yüce konağın çocuklarıyız.
Buraya konduğumuzdan beri ne olduğumuzu anlatmaya çalıştık ve anlatıp duruyoruz ki: Türk eli büyüktür ve yeryüzünde yalnız o büyüktür. Her yeri dolduran Türk’tür. Ve her yanı aydınlatan Türk’ün yüzüdür. Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı, hep bir soyun evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır.
Bizim yeni işimiz budur:
Bu damarlar, birbirini duysun ve birbirini tanısın. Bu dediğim şey gerçek olacak; çünkü gerçektir. Bu dediğim şey olduğu zaman, başka bir alem görülecek ve bu alem, dünyaya hayret verecek, ışığı ve feyzi insanlığa saçacaktır.
Gerçek güneşi durmaz, daima yükselecek, Türk’ün varlığı bu köhne dünyaya yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek o zaman görülecek.
Bu karmakarışık işlerin içinden çıkıp yükselebilmek için bize dirilik gerekir. Birlik onunla beraber yürür.
Diri yalnız Türk milletidir. Birliği ortaya koyan da Türk’tür. Dirliğin ne olduğunu anlatan da Türk’tür, çalışalım.”
(Diyarbekir Gazetesi, 26 Eylül 1932-Dolmabahçe Sarayı)
Aslında sözün özü budur!
Ama kim anladı ki!..
'Türk Milleti ' yerine Türkiyelilik talebi sonun başlangıcıdır..
İşin ilginç olanı bunun adının da barış süreci ve demokrasi olması!
Bu ülkede savaş mı var?
Bu ülkenin kaçta kaçı 'Türk milleti' kimliğinden rahatsız?
Bir anket yapsınlar da görelim!
(Kyn: Çetin Yetkin-Otopsi Yayınları-Aralık 2004) (1) Enver Ziya Kartal; Osmanlı Tarihi-Ankara 1967), (2) Yargılama Tutanağı Celal Bayar; Ben de Yazdım; 2.Basım, 1967) (3) Tanin,16 Şubat 1326), (4) Talat Paşa’nın Hatıraları-Hüseyin Cahit Yalçın,