Günümüzde bilim-teknik baş döndürücü biçimde gelişiyor. Akşamdan yatıyoruz. Sabahtan kalktığımızda bakıyoruz ki çıkan yeni bir aracın sunumu yapılıyor.
Daha ne olup olmadığını tam olarak öğrenmeden hemen satın alıyoruz. Bunların başında da kuşkusuz cep telefonu geliyor.
Cep telefonu kullanmasını bilenler için yaşamsal bir iletişim aracıdır. Yerine göre önemi büyüktür.
Cep telefonu son yıllarda toplumda yaygınlaştı. Her yeniyetmenin, her orta yaşlının elinde bir tane vardır. Üstelik bireyler, teknolojinin en son çıkan ürününü alıyor. Ederi en az 1-2 bin liradır. Evren elinin altındadır. Her türlü bilgiye ulaşabiliyor bireyler. Dolayısıyla da mutlu oluyorlar. Ödemeye sıra gelince mutluluğun yerini karamsarlık alıyor.
Ne var ki bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde cep telefonu bir sevdaya dönüştü. Halk arasında buna ‘Kara sevdaya tutulmak da’ denir. Telefonu aşırı sevenler, bana göre hastadır. Onun tutsağıdır. Beyinler ona teslim edilmiştir.
Gençlerdeki cep telefonu sevdası, Tanzimat Dönemi yazarı Recai Zade Mahmut Ekrem’in (1847-1914) ‘Araba Sevdası’ romanını çağrıştırdı bana.
Yazar, yaşadığı dönemin toplumsal sorununa parmak basıyor. İstanbul sosyetesini eleştiriyor. Gerçekçi bir romandır. Bugün bile ilgiyle beğeniyle okunmaktadır.
Toplumda bireyler, cep telefonunun tutsağı olmuş. İşleri güçleri yokmuş gibi kulaklarında telefon sürekli konuşuyor ya da oyun oynuyorlar. Bu yüzden Uzun Sokak’ta yürüyemiyorum. Bunların gözleri kimseyi görmüyor. Nereye gittikleri bilinmiyor. Gözleri başkalarını görmüyor desem, hiç de öyle değil. Saygısızlık diz boyudur. Uyarıda bulunsan ‘Sana ne? Sana mı kalmış?’ denebilir.
Bilindiği gibi Uzun Sokak kalabalıktır.  İğne atsan yere düşmez. Uzun Sokak’ta herkes rastgele yürüyemez. Yürürse ne olur? Başkasına çarpar. Anlayana dek dayak yer. Sarkıntılık yaptı diye öldürürler. Onun için yürürken çok dikkat edilmesi gerekir. Burası yeni yürümeyi öğrenenler için bir eğitim yeridir. Okul görevini üstlenmiştir bir bakıma Uzunsokak.
Günlerden bir gün Uzun Sokak’ta yürüyorum. Sokak çok kalabalıktır. Bayanın biri kulağında telefon konuşa konuşa karşıdan geliyor. Ben de o yöne doğru yürüyorum. Bir de ne görsem? Bayan yönünü değiştirir bana çarpmaz mı? Yanlış anlaşılacak diye korktum. Hemen savunmaya geçtim. ‘Telefonla hem konuşuyor hem de yürüyorsunuz’ dedim. Bayan oralı olmadı. Bana baktı! Hiçbir yanıt vermedi. Çekip gitti.
Bu toplumsal çarpıklıkları bildiğim için kalabalık olmayan sokakları yeğlerim. Üstelik aşırı dikkat etmediğimden daha az yoruluyorum.
Biz, toplum olarak telefon kullanmasını öğrenmeden ona sahip oluyoruz. Bu çok acıklı, düşündürücüdür. Dolayısıyla bizim, teknolojiye egemen olmamız yerine, o bizi tutsak ediyor.
Bugün tüm aile bireyleri telefona sahiptir. Telefon kullanmanın elbette bir bedeli var. Her ay aileye yüklü bir para geliyor. Bunun ödenmesinde güçlük çekiliyor. Anne-baba sıkıntıya düşüyor. Bu, bilgisizlik değil de nedir?
‘25 Mayıs 2013 tarihi itibarıyla Türkiye’de 69 milyon dolayında cep telefonu vardır.’ Bu sayıda cep telefonu hiçbir ülkede yoktur. Bu da bizim gereksiz tüketim yaptığımızın kanıtıdır. Cep telefonuyla saatlerce konuşuluyor. Bu hem süre hem para hem de sağlık açısından bizi sıkıntıya sokuyor. Manyetik dalga etkisinde kalıyoruz. Sağlığımız elimizden kayıp gidiyor. İşitme engeliyle karşılaşıyoruz. Belli bir süre sonra telefonun olumsuz etkisiyle yitirdiklerimizi geri almak istesek de daha alamayız.
Gençler ne bulup da saatlerce konuşuyor? Oysa en güzel konuşma, en kısa olanıdır. İletişim şirketlerine para kazandırmaktansa, daha az konuşalım. Böylece paramız cebimizde kalsın!
Devletin maliyesi de telefon vergisinden iyi gelir elde ediyor. Büyük çoğunluk üretmeden tüketiyor. Dolayısıyla borç batağına gömülüyor.