Bakın;
Hazreti Ömer bir gece makamında iken sahabeden biri ziyaretine gelir. Selam verir. Hz. Ömer verilen selamı almaz. Müsait bir yere oturur. Bu sırada Hz. Ömer işiyle meşguldür. Sahabi beklemeye başlar. Hz. Ömer ise bir müddet daha çalışmaya devam eder.
Neden sonra iş biter. Hz. Ömer, mumu söndürüp başka bir mum yakar. O anda selamını alır. Konuşmaya başlar. Sahabi sorar:
- Ya Ömer, niçin hemen selamımı almadın. Sonra niçin bir mumu söndürüp diğer mumu yaktın ve ondan sonra benle konuşmaya başladın?
Hazreti Ömer; Evvelki mum devletin hazinesinden alınmıştı. O yanarken özel işlerimle meşgul olsaydım Allah indinde mesul olurdum. Seninle devlet işi konuşmayacağımız için kendi cebimden almış olduğum mumu yaktım. Ondan sonra seninle meşgul olmaya başladım.
Sahabinin gözleri yaşarır, ellerini kaldırarak şöyle dua eder: Ya Rabbi! Hattab oğlu Ömer’i bizim başımızdan eksik etme!
Belki de bu hadiseyi okuyan bazı insanlar, “Hadi canım sen de olur mu hiç böyle bir şey!” diyebilirler. Ancak bu misal geçmişte yaşanan bir vakadır. Bu örnek bize bir insanın devlete veya kamuya ait bir malı kullanırken nasıl bir hassasiyet göstermesi gerektiği hususunda bir fikir veriyor.
Neden böyle bir yazı!
Çünkü gördüğümüz, yaşadığımız bazı gerçekler bu örneği vermeye zorluyor.
Kamu görevini kötüye kullanmak, kamu görevi üzerinden kişisel ihtiras ile hareket ederek devlete ve insanlara zarar vermek, 'Nasılsa devletten çıkacak' diyerek adamına göre muamele yapıp işleri yürütmek gibi her türlü olumsuz tavır ve davranışlar içine girmek büyük bir ihanettir!
Kamu hakkı, adı üzerinde kamunun yani toplumun, günümüz ifadesiyle kamuoyunun hakkı demektir. Burada da görülüyor ki koca bir topluluğun hakkı bulunuyor. Hani günümüzde “Tüyü bitmemiş yetim hakkı” diye kullanılan bir deyim vardır ya, işte bu deyimin içerisinde kamu hakları da var.
Zira kamunun içerisinde binlerce tüyü bitmemiş yetim vardır.
Bu hakları ihlalde hakları helal ettirmek çok zor ve hatta imkânsız gibidir.
Çünkü bir noktadan sonra haklarını yediğiniz insanları hem de binlerce insanı tek tek bulup hakkını helal ettirmenin elbette ki imkânı yoktur. Kamu hakkının söz konusu olduğu pek çok yerde kul hakkı da söz konusudur.
Zira kamuyu ilgilendiren bir görev veya makam bütün insanların yararına kullanılmalıdır.
Devletin malı deniz, yemeyen ...” anlayışı insanların haklarını ihlal eden çok çarpık bir düşüncedir ki ilgili herkesin helalliği alınmadan bu yolla tevessül edilmiş bir hak ihlalinden kurtulmak asla mümkün değildir.
“Ben yapmasam başkaları aynı şeyi yapacak” mantığı da bu şekilde bir davranışın gerekçesi asla olamaz. Allah’a hesap vereceği endişesini her an içinde taşıyan insan, başkaları gibi değil, olması gerektiği şekilde olmalı ve kamu hakkını, kul hakkını yemeye götüren davranışlardan katiyen uzak durmasını bilmelidir!
Çalıştığı kamu kuruluşunda kamu mallarına sahip çıkmamak 'Nasılsa devletin kasasından çıkacak' diyecek şekilde işlere yaklaşmak, devlete göz göre göre büyük bedeller ödetmenin ihanetten başka adı olabilir mi?
Şahsî çıkarlar, şahsi hesaplaşmalar uğruna kamunun haklarını ihlal etmek, kamu malını zarara uğratmak, görevi kötüye kullanmak, kamu hizmeti verirken insanlar arasında ayrım yapmak, adam kayırmak, adaleti gözetmemek, doğru olanı değil kendine göre doğru olanı yapmaya çalışmak gibi her türlü olumsuz tavır ve davranışlar 'Devletin malı deniz yemeyen...' sözüne eş değerdir!
Hepimizin bildiği gibi kul hakkının bağışlanması, hak sahibi olan kimsenin rızasının ve helalliğinin alınmasına bağlıdır. Bu helallik alınmadığı sürece, yani dünyada samimi olarak helalleşilmediği sürece zerre kadar hakkı olan insan, mutlaka o hakkını bir kul hakkı olarak öteye ertelemiş demektir ki, bu da “Bana kul hakkı ile gelmeyin!” diyen Allah'ın huzuruna kul hakkı ile çıkılacağını gösterir!
Bu ülke ne çekmişse bu tip anlayışlardan çekmiştir!
O nedenle bürokrat koltuklarında makamlarını mevkilerini adamına göre muamele yaparak kullanan, projeler üzerinde oyuncak gibi oynayan 'Nasılsa devletten çıkacak' mantığı ile 5 TL' ye bitecek işi 50 TL'ye bitirerek devleti zarara uğratanların yarın yatacak yerleri olmayacaktır!..
Çünkü giden o paralar tüyü bitmemiş yetim hakkıdır. .
Bunlara asla ve asla geçit verilmemelidir..
Ekonomide istikrarı yakalayan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde her kamu kurum ve kuruluşunu yönetenler 2000 yılında yaşananları unutmadan adımını çok ama çok dikkatli atmalı. Atmayanları da devleti yönetenler kapıya koymalıdır.
Devletin malı deniz değil!..
Bunu herkes iyi bilmeli..
Tabii ki anlayanlara!