Ortalık toz duman. Kimse aynaya bakmadan, ağız dolusu küfür ve hakaretle birbirine saldırıyor. Üstelik bunu “yoldaşım” dedikleri insanlara yapıyorlar. Öyle bir kavga ki, düşman başına...
“Suçlu ayağa kalk!” desem, oturan çok az kişi kalır.
Bugün böylesine olumsuz bir tabloyla karşı karşıyaysak, demek ki çoğumuz görevimizi gerektiği gibi yapmamışız.
Bu yazdıklarım birçok kişinin hoşuna gitmeyecektir. Yine de yazacağım. Belki tarihe bir not düşmüş olurum.
Değerlendirmelerimizi çoğu zaman geçmişi yok sayarak, yalnızca son yaşanan olaylara bakarak yapıyoruz. Algılarla hareket ediyor, adeta sürü psikolojisine teslim oluyoruz. Oysa bir yapbozun tamamlanabilmesi için bütün parçaların bir araya gelmesi gerekir. Ortaya çıkan tabloyu doğru değerlendirebilmek için sürecin tamamına bakmak zorundayız.
Her emek sürecinde çalışma, düzenleme, sorun çözme ve mücadele vardır. Bunları değerlendirirken taraftar zihniyetinden ve rövanşist duygulardan uzak durulmalı; yazılı kurallar istisnasız ve disiplinli bir şekilde uygulanmalıdır.
Sıkça duyduğumuz bir savunma vardır: “Onlar da bize aynısını yaptı.”
Peki, onlar sana yaptığında kızmadın mı? Öyleyse neden aynısını yapıyorsun? Kazanmanın şartı bu mudur?
Aktif siyaset yapanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır. İçselleştirip öz eleştiri yaparlar mı, bilemem.
1950’lerden bu yana delege ağalığı sistemine çözüm üretilememiştir. Çünkü birçok kişi bu sistemden beslenmiş, gerçek çözümler yerine göstermelik düzenlemelerle yetinmiştir. Parti içi demokrasinin kurulamamasında, bugüne kadar görev alıp mücadele etmeyen tüm yöneticilerin, üyelerin ve oy verenlerin payı vardır.
Kendi tüzüğünü okumayan, okusa da uygulatmayan veya uygulamayan bir kurum olabilir mi?
Şimdiden itirazları duyar gibiyim: “Sanki ülkede demokrasi var da bunları yazıyorsun.”
İşte tam da sorunumuz budur, sürekli daha kötüyü örnek göstererek sorumluluktan kaçmak. Oysa kötü, örnek olmaz.
Parti tüzüğüne uyulmaması, çoğunluğun talep ettiği iki dönem kuralı, ön seçim gibi toplumu heyecanlandıran düzenlemelerin hayata geçirilememesi ve benzeri sorunların sürekli halının altına süpürülmesi, bugün yaşadığımız tablonun temel nedenlerindendir.
Bugün en ağır eleştirileri yapanların önemli bir kısmı, dün aynı kişilerden en fazla faydalananlardır. Bir zamanlar “Yanılmışız, aldatılmışız” sözlerine kızanların bugün aynı ifadeleri kullanması da ülkemizdeki siyasi okuma seviyesini özetlemektedir.
Parti içi seçimleri belediye başkanlarının kontrolüne bırakırsanız, parti içi demokrasiyi tesis edemezsiniz. 2017 yılında ilçe başkanlığı seçimleri sürecinde mahalle delege seçimlerine ilişkin yaptığım itirazın keyfi biçimde reddedilmesi ve buna sessiz kalınması da bugünkü sorunların küçük ama önemli örneklerinden biridir.
Elbette sorun yalnızca bu döneme ait değildir. Ancak bu durum, verilen yargı kararlarının doğru olduğu anlamına da gelmez.
Eğer kurultaylar bu şekilde “butlan” gerekçeleriyle geçersiz sayılmaya başlanırsa, her dönemde tanıklar ve iddialar bulunarak aynı yöntem tekrar tekrar kullanılabilir. Bu da zaten yeterince güçlü olmayan demokrasiyi tamamen işlevsiz hale getirir. Yöntem yanlıştır. Hukuka aykırıdır. Amaç, yükselen siyasi desteği engellemektir. Yol arkadaşları bu tuzağı görmeli, hırs ve ihtirasla değil akıl ve sağduyuyla hareket etmeliydi.
Olaylara bütüncül bakmadan “bunlar tamamen haklı”, “bunlar tamamen haksız” demek doğru değildir. Bir dönemi tümüyle kötülemek de kutsamak da yanlış sonuçlar doğurur. Yıllarca birlikte yol yürüdüğünüz insanlara bir anda “hain” diyerek ağır hakaretler etmek ne kadar yanlışsa, insanları “arınma” gibi ifadelerle aşağılamak da o kadar yanlıştır.
Aslında yaşanan birçok sorunun temelinde, insanların insanca yaşam koşullarına ulaşamaması yatmaktadır.
Çözüm; toplumun Avrupa’daki örneklerde olduğu gibi siyasetle yatıp kalkmak zorunda kalmayacağı şartların oluşturulmasıdır. Siyasetin bir zenginleşme aracına dönüşmesinin önüne geçilmeli, kuralsızlık hayatın doğal akışı gibi kabul edilmemelidir.
Bir başka sorun da siyasetçilere yönelik aşırı yüceltme kültürüdür. Oy vererek bize hizmet etme sorumluluğu verdiğimiz insanları göklere çıkarıyor, sonra da aynı hızla yerin dibine batırıyoruz. Bu yaklaşım hem topluma hem siyasetçilere zarar veriyor.
Ömer Hayyam’ın şu sözü ne kadar anlamlı:
“Ya sırtımıza alıp taşıyoruz ya ayağımızın altına alıp çiğniyoruz; öğrenemedik bir türlü yan yana yürümeyi.”
Ben de şöyle eklemek istiyorum: “İnsanları önce putlaştırıyor, sonra da kırıp atıyoruz.”
Umarım atadan, dededen, gönülden bağlı oldukları partiler için emek veren insanlar ayrılmak zorunda kalmazlar.
Bu noktaya gelinmesinde payı olanlar...
AYAĞA KALKIN!