Savunma hakkı hâkimin lütfu olarak değerlendirilemez! İBB davasının ikinci oturumunun ilk duruşmasında Ekrem İmamoğlu'nun savunma yapmak istemesine karşılık mahkeme başkanının, “Ben uygun gördüğüm bir zamanda savunma hakkı vereceğim” anlamına gelen yaklaşımı, Türkiye'de yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı kadar, savunma hakkının sınırlarını da yeniden tartışmaya açmıştır. Burada asıl sorulması gereken soru son derece basittir: Sanığın savunma hakkının kullanılacağı zamana kim karar verir? Hukuk mu, hâkim mi?
Elbette duruşmanın düzenini sağlamak, söz sırasını belirlemek ve yargılamayı yönetmek mahkemenin görevidir. Ancak mahkemenin duruşmayı yönetme yetkisi ile sanığın anayasal savunma hakkını istediği anda ve gerekçesiz biçimde erteleme yetkisi aynı şey değildir.
Anayasa'nın 36. maddesi açıktır: Herkes, yargı mercileri önünde iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. Anayasa Mahkemesi de bu hükmü yalnızca kâğıt üzerinde bir hak olarak görmemekte; taraflara iddia ve savunmalarını mahkeme önünde dile getirebilecekleri gerçek ve etkili bir fırsat verilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. O halde savunma hakkı, hâkimin kişisel takdirine bırakılmış bir “izin” olamaz. Savunma hakkı, sanığın hakkıdır; asla hâkimin lütfu değildir.
Bir hâkim elbette yargılamayı yönetir. Duruşmanın düzenini sağlar. Söz sırasını belirler. Gereksiz tekrarları önler. Yargılamanın makul sürede sonuçlanmasını gözetir. Fakat bütün bunların ortak bir sınırı vardır: Savunma hakkının özüne dokunmamak. Çünkü yargılama yalnızca mahkemenin konuştuğu, savcının konuştuğu ve sanığın kendisine sıra gelmesini beklediği bir süreçten ibaret olarak kabul edilemez. Ceza yargılamasının temelinde iddia, savunma ve hüküm vardır. Savunmayı etkisizleştiren bir yargılama, biçimsel olarak mahkeme salonunda yürütülse bile maddi anlamda adil yargılama görüntüsü veremez.
Türkiye'nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesi, herkesin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil ve kamuya açık biçimde yargılanmasını güvence altına alıyor. Aynı maddenin üçüncü fıkrası ise sanığa kendisini savunması için gerekli zaman ve kolaylıkların sağlanmasını ve bizzat veya müdafii aracılığıyla savunma yapabilmesini güvence altına alıyor.
Buradaki temel kavram “etkili savunma”dır. Savunma hakkı vardır ama ne zaman kullanılacağını hâkim keyfine göre belirlerse, ortada şeklen bulunan fakat fiilen kullanılması sınırlandırılan bir haktan söz ederiz. Hukuk devletinin mantığı şudur: Hâkim hukuka uyar; hukuk hâkimin kişisel takdirine uymaz.
Adil yargılanmanın önemli öğelerinden biri de taraflar arasındaki usuli dengenin korunmasıdır. Savcılık makamı iddiasını ortaya koyacak, delillerini sunacak, hukuki değerlendirmesini yapacak; sanık ise bunlara karşı savunmasını ortaya koyacaktır. Sanığın savunmasını ne zaman ve nasıl yapacağı konusunda sürekli biçimde mahkemenin tek taraflı iradesine tabi tutulması, yargılamadaki usuli denge açısından ciddi soru işaretleri doğurur. Çünkü savunmanın zamanlaması, savunmanın içeriği kadar önemlidir.
Bir sanık, kendisine yöneltilen suçlamalar karşısında savunmasını hazırlamış ve mahkeme huzurunda açıklamak istiyorsa, bu talebin hukuki ve somut bir gerekçeyle sınırlandırılması gerekir. “Ben uygun gördüğüm zaman” ifadesi ise hukuki gerekçeden çok kişisel takdir olarak değerlendirilir. İşte tehlike tam da burada başlar.
Anayasa'nın 138. maddesi hâkimlerin görevlerinde bağımsız olduklarını söyler. Ama bağımsızlık, sınırsız yetki anlamına gelmez. Tam tersine, bağımsız hâkim, hukuka bağlı hâkimdir. Anayasa'nın 141. maddesi de mahkemelerin kararlarının gerekçeli olması ilkesini ortaya koyar. Yargılamanın bütün aşamalarında mahkemenin işlemleri keyfilikten uzak, denetlenebilir ve hukuki gerekçeye dayanmalıdır. Anayasa Mahkemesi de gerekçeli karar hakkını adil yargılanma hakkının bir güvencesi olarak kabul etmektedir.
Dolayısıyla sorun yalnızca Ekrem İmamoğlu'nun ne zaman konuşacağı değildir. Sorun, Türkiye'de bir sanığın mahkeme karşısındaki hukuki konumudur.
Mahkeme heyetine sormak gerekiyor: Sanık savunma yapmak istediğinde bunu ertelemenin hukuki gerekçesi nedir? Savunma hakkının kullanılacağı zaman hangi objektif ölçütlere göre belirlenmektedir? Aynı ölçütler iddia makamı açısından da uygulanmakta mıdır? Savunma hakkının ertelenmesi yargılamanın hangi somut gereksiniminden kaynaklanmaktadır? Ve en önemlisi: “Uygun gördüğüm zaman” ifadesinin hukukta karşılığı nedir? Çünkü hukuk devletinde “uygun zaman” kişiden kişiye değişen bir takdir alanı olamaz. Bunun adı kanunla, usulle ve ölçülülükle belirlenmiş bir yargılama düzeni olmalıdır.
Mahkeme başkanı elbette duruşmanın hâkimidir. Fakat sanığın üzerinde olduğu anlamını taşımaz. Sanık ile hâkim arasındaki ilişki, bir amir-memur ilişkisi de değildir. Hâkim, devlet adına yargılama yapan kişi, sanık ise yargılamanın öznesidir. Hâkimin görevi sanığa susmasını emretmek veya savunmasını uygun gördüğü bir tarihe bırakmak olamaz. Hakimin görevi savunma hakkını güvence altına alarak yargılamayı adil biçimde yürütmek olmalıdır. Duruşma salonunda hâkim kürsüde oturabilir. Fakat hukuk herkesin üzerindedir.
Bugün Ekrem İmamoğlu'nun savunma hakkından söz ediyoruz. Yarın aynı sorun herhangi bir yurttaşımızın başına gelebilir. Bir belediye başkanı... Bir gazeteci... Bir akademisyen... Bir işçi... Bir öğrenci... Siyasetle hiç ilgisi olmayan sıradan bir yurttaş...
Hukukun gerçek sınavı, güçlü olanın hakkını korumak kadar, güçsüz olanın hakkını da koruyabilmektir. Bu nedenle İmamoğlu'nun savunma hakkına ilişkin tartışmayı yalnızca siyasi taraftarlık üzerinden değerlendirmek büyük bir yanılgı olur. Bugün bir siyasi aktörün savunma hakkını savunmak, aslında yarın kendi hakkını savunmak demektir.
Mahkemeler kararlarıyla ve karar verme biçimleriyle güven üretir. Bir mahkemenin tarafsızlığı, tarafsız olduğunun dışarıdan da görülebilmesiyle anlam kazanır. AİHS'nin 6. maddesindeki bağımsız ve tarafsız mahkeme güvencesinin temelinde de bu anlayış vardır. Bu nedenle mahkeme heyetinin kullandığı her cümle, yaptığı her işlem ve verdiği her karar büyük önem ve anlam taşır. Çünkü mahkeme salonunda söylenen bir söz, yalnızca o salonda bulunanları ilgilendirmez. O söz aynı zamanda hukukun itibarıyla da ilgilidir.
Ben hâkimim, istediğim zaman söz veririm... Ben uygun gördüğüm zaman savunma yaptırırım... Ben karar veririm, herkes uyar... Bu anlayış hukuk devleti anlayışı olamaz, olmamalıdır. Hukuk devletinde hâkim güçlüdür. Ama hukuk hâkimden daha güçlüdür. Savunma hakkı kutsaldır. Sanığın savunmasını dinlemek mahkemenin lütfu değildir. Savunma hakkının kullanılmasına izin vermek hâkimin iyiliğide değildir. Bu, Anayasa'nın, kanunun ve evrensel hukuk ilkelerinin gereğidir. İBB davasında asıl sınav yalnızca Ekrem İmamoğlu'nun ne söyleyeceği ile olmaz. Asıl sınav, mahkemenin onu gerçekten dinleyip dinlemeyeceğidir. Çünkü adalet, yalnızca hüküm vermekle gerçekleşmez.
Adalet, hüküm vermeden önce savunmayı gerçekten dinlemekle başlar.