İnsanlık iki şeyle ayakta kaldı: Düşünmek ve hissetmek.

Bilim düşünmeyi öğretti. Sanat hissetmeyi.

Ama biz yıllardır aynı soruyu soruyoruz: Hangisi daha değerli?

Bilim sayesinde hastalıkları tedavi ettik, uzaya çıktık, karanlığı aydınlattık. Ama aynı bilim, en yıkıcı silahları da üretti. Demek ki bilim tek başına “iyi” değil; sadece güçlü.

Sanat ise hiçbir savaşı bitirmedi belki. Ama savaşın ortasında bile bir insanı ağlatabildi. Bir şarkı, bir şiir, bir heykel… İnsanın içindeki o görünmeyen boşluğa dokunabildi. Çünkü sanat, insanın neden yaşadığını hatırlatır.

Şimdi dürüst olalım: Bir insan sadece hayatta kalmak için mi yaşar?

Yoksa hissetmek için mi?

Bilim sana “nasıl yaşayacağını” öğretir.

Sanat sana “neden yaşayacağını” fısıldar.

Ve belki de mesele hangisinin daha değerli olduğu değildir. Çünkü biri eksildiğinde, insanın içinden de bir şey eksilir. Bilim yolumuzu aydınlatır, ama sanat o yolda neden yürüdüğümüzü hatırlatır.

Yine de bir seçim yapmamız gerekirse…

Hiçbir şey hissetmediğiniz,acının bile bize dokunamadığı bir dünyada mı yaşamak isterdiniz?

Yoksa bazen kırılan, bazen yorulan ama hâlâ hissedebilen bir kalple mi?

Çünkü bazen insanı ayakta tutan şey, güçlü olması değil…

Hâlâ hissedebiliyor olmasıdır.

Çünkü insan hissettiği kadar gerçek ve somuttur.