Trabzonspor formasının Adalet Bakanlığı’na hediye edilmesi, basit bir nezaket jesti olarak açıklanamaz. Bu olay, uzun süredir görmezden gelinen bir gerçeği yeniden gözler önüne sermiştir: Trabzonspor’un temsil ettiği değer, giderek ucuzlatılmakta ve siyasi protokollerin sıradan bir aksesuarına dönüştürülmektedir.
Bugün mesele bir forma değil; bir kimliğin, bir hafızanın ve bir aidiyetin nasıl hoyratça tüketildiğidir. Trabzonspor, bir şehrin ruhudur. O formanın üzerinde sadece renkler değil; mücadele, direniş, tarih ve onur vardır. Ve tam da bu yüzden, o formayı kimin taşıdığı asla “önemsiz” değildir.
Siyaset kurumunun yıllardır sığındığı o konforlu cümle artık inandırıcılığını yitirmiştir: “Trabzonspor siyaset üstüdür.”
Eğer gerçekten öyle olsaydı, Trabzonspor forması siyasi jestlerin en kolay aracı haline getirilmezdi. Çünkü bir değer gerçekten “üstteyse”, onu herkesin önünde sembolik bir armağana dönüştürmek değil; özenle korumak gerekir.
Asıl mesele şudur:
Verilen forma, bir aidiyetin ifadesi mi, yoksa bir fotoğraf karesinin tamamlayıcısı mı?
Eğer bu soruya tereddütsüz, samimi bir cevap verilemiyorsa, yapılan şey bir onurlandırma değil; aksine değersizleştirmedir.
Trabzonspor forması bir “protokol hediyesi” değildir.
O forma, hak edilerek giyilir.
O forma, bir bağın sonucudur; bir ilişkinin değil, bir inancın simgesidir.
Gerçek saygı, her önüne gelene forma vermek değil; o formayı kimlerin taşıyabileceğini bilmekle başlar. Aksi hâlde yapılan her jest, görünürde bir yakınlık kurarken, gerçekte derin bir anlam kaybına yol açar.
Ve en acı olan şudur:
Bu anlam kaybı, dışarıdan değil; bizzat içeriden, alışkanlık adı altında meşrulaştırılarak büyütülmektedir.
Eğer gerçekten Trabzonspor’a saygı duyuluyorsa, bu kolaycılıktan vazgeçilmelidir. Çünkü bazı değerler paylaşarak değil, sınır koyarak korunur.

Fiyatlar Yükselirken, Bahaneler Sabit


Pandemiyle birlikte bozulan piyasa dengesi, geçici bir kriz olmaktan çıktı; kalıcı bir alışkanlığa dönüştü. O gün “zorunluluk” denilerek yapılan zamlar, bugün “fırsat” olarak devam ediyor. Sistem bir kez bunu test etti ve gördü: Tepki var ama sonuç yok.
Bugün savaş deniyor. Dün pandemi deniyordu. Ondan önce başka krizler… Gerekçe değişiyor ama sonuç hep aynı: Fiyatlar roket gibi yükseliyor, bir daha geri inmiyor. Yakıt 100 liraya dayanırken, iğneden ipliğe her şey yeniden etiketleniyor. Ama o etiketler bir daha asla eski yerine dönmüyor.
Çünkü bu artık bir refleks haline geldi. Her kriz, fiyat güncellemesi için hazır bir zemin. Her belirsizlik, kazanç kapısı. Ve ne yazık ki bunun geri dönüşü yok. Daha önce de gördük: Geçici denilen vergiler kalıcı oldu, olağanüstü denilen uygulamalar sıradanlaştı.
Asıl mesele şu: Gelir yerinde sayarken giderler durmuyor. Emekli 20 bin lirayla, asgari ücretli 28 bin lirayla hayatta kalma mücadelesi veriyor. Bu bir geçim değil, bu açıkça bir dayanma sınavı.
Artık gerçek şu: Krizler geçiyor ama zamlar kalıyor. Ve bedelini her zaman aynı kesim ödüyor.