Geçen yıl tam da bu günlerde ve daha önce de kimi yazılarımda sıklıkla dile getirmeye çalıştığım bir konu; hala çok güncel ve sıcak. İçinde bulunduğumuz “Adalet ve Demokrasi Haftası” diye adlandırılan anma, sevgi-saygı, bilinç tazeleme haftası… Sevgili Uğur Mumcu’nun katledildiği 24 Ocak 1993 tarihiyle ADD Kurucu Başkanı Muammer Aksoy’un 31 Ocak 1990’da katledilişinin birlikte anılarak değerlendirildiği dayanışma ve savaşım kararlılığını pekiştirildiği daha doğrusu pekiştirilmeye çalışıldığı hafta.
Sadece bu haftayla sınırlı olmayan bir haykırış aslında, yurdumuzun dört bir yanından yükselen sevgi-saygı selinin yanında Cumhuriyet ve devrimleri sahipleniş… Artık sahiplenmekten, savunmaktan öteye bir boyuta ulaşan temel/stratejik bir sorunsal. “Ya Cumhuriyet ve devrimler ya da karşı devrimin öncülük ettiği 2. Cumhuriyet” diye keskinleşen bir yol ayrımı! Bu saptamayı çok “radikal” / köktenci bulup hayıflanan dostların olduğunu biliyorum. Buna karşın, öfke ve kin kusan radikal cumhuriyet ve devrim düşmanlarının varlığını ve epey yol aldıklarını da onlara anımsatmak bir görevdir diye düşünüyorum.
Siyasi tarihimiz, özellikle Cumhuriyet Dönemi, devrimlerle/devrimcilerle karşıdevrimciler arasındaki savaşım biçiminde geçmiştir. Kimi zaman sertleşen, kimi zaman gizlenip yeraltına inen, fırsat bekleyen; ılımlı görünümle “demokratik siyaset” te boy gösteren Cumhuriyet ve devrim karşıtlığı epeyce yol almış, günümüzde dış düşman/emperyal çevrelerle “uyum” içinde senaryoyu epey ilerletmiş durumda. Devrimin karşısında her tür görünümlerle tarihsel rolünü, “fıtratını” göstermiş, kin ve öfkesiyle devlet yönetimine girerek, sonra büyük oranda egemenlik kurarak varlığını genişletmiştir. Bunun örneklerini sıralamak bu sütunlara sığmaz.
Ancak Kubilaylardan başlayarak, özellikle 90’lı yıllarda azgınlaşan Cumhuriyet ve devrim düşmanlığının saldırıları, değişik görünümlerle cumhuriyet bekçilerine, aydınlanma neferlerine, bilim adamlarına, Atatürk sevdalısı devrim öncülerine ve toplu kıyımlarla yazar ve sanatçılarımıza yöneldiği unutulmamalı! Anma, saygı-sevgi bildirimi, bağlılık-koruyuculuk, yaşatmak bir siyasi vaat/söz ve söylem olmaktan çıkarılıp aynı amaca hizmet eden bir yapıya dönüşmeli/dönüştürülmeli artık! Cumhuriyet yıkıcılığı, Atatürk ve Devrim düşmanlığı cephesine karşı en geniş cepheyi örmek, ertelenemez bir siyasi görev sayılmalı. Bu bağlamda değişik adlarla ya da dolaylı önerilerle kotarılmaya çalışılan senaryolara aldanmak, sessiz kalmak ya da göz yummak tarihsel anlamda büyük sorumluluk yükleyecektir ilgili kişi ve siyasi merkezlere!
Amaçlanan o “yeni” neyse bilinsin ki 1919’ların, 1923’lerin, 1924 Anayasası başta olmak üzere varlık-yokluk konusu olan bütün anayasal, kültürel-sanatsal bütünüyle toplumsal kazanımların, devrimlerin tarumar edilip silinmesini öngörmektedir. Böyle bir “yeniye” süslü söz ve atıflarla “çağdaş” görüntü, “vizyoner bakış” safsatası birilerini aldatmasın! Özellikle son süreçte hızlandırılan, art niyetleri ortaya çıktıkça suçluluk telaşıyla savruklaşıp şiddet ve öfke dilini eylemsel öneri ve çıkışlarla tehdite dönüştüren bir yapıyı görmek siyasi kurmaylıkların görevi olmalı. Bu tarihsel gerçekliği görmeli ki uygun adım/rota belirlensin.
Cumhuriyet ve Devrim karşıtları farklı ad ve görünümlerde olsalar da esas olarak üç ayrı temel merkezde aynı amaca hizmet eden bir hainlik içindeler. Bunu demokrasi, özgürlükler, insan hakları ve benzeri “masum” görünümlü söz ve isteklerle süslemeleri onların asıl kimlik ve amaçlarını örtemez/örtmemeli! Birinci hile, aldatmaca/yanılsama, din sömürüsü ve “dincilik” ile dindar/samimi/içten toplulukları/toplumu yönlendirmek, duygu ve düşüncelerini biçimlemek; manipüle etmek! Etnik temelli, aşiret ağırlıklı, feodal yapılanmaları öne çıkarıp destekleyen, bölünmeye ya da üniter yapıyı baltalayıp yok etmeye yönelik “hinlik”, hainlik ikinci bir hile kümesi; epeyce dostuyla birlikte! Bir üçüncü kesim de liberal söylemiyle öne çıkan, özünde Atatürk’e ve kurduğu cumhuriyete saldıran, karşı çıkıp 2.Cumhuriyet diye bir “maval” okuyan sözüm ona aydın, “sırça köşk” sahibi ve “entel”, siyasi çevre. Bunlara eklemlenebilecek belki pusuda bekleyen, özünde Cumhuriyet ve Devrim karşıtı başka oluşumların da “hazır kıta” olduğu/olabileceği siyasi ve sosyolojik bir gerçeklik değil mi?
Özellikle “Adalet ve Demokrasi Haftası” dolayısıyla ve değişik tarihli önemli günlerde, bayram ve yıldönümlerinde salonlara dönük sevgi-saygı bildirimi toplantı ve sunumların yanında siyasi bir örgütsel üst yapıya ilişkin çalışma, buna bağlı sürekliliği öngören bir izlence bir an önce ilgili siyasi önderliklerce yaşama/pratiğe sokulmalı. -Buradaki “ilgili” sözcüğü dışlayıcı değil, kapsayıcı olup, tüm “durumdan görev çıkarma”, sorumluluk alma isteğindeki siyasi partiler, kurum-kuruluş ve kimliklerdir.-
-Yarınlar Güzel Olacak-