Suyu azalan Fol Deresi’nin taşları, suyu bol olduğu günler içinde kuyruksallayan aynalı sazan balıkları gibi parıldıyordu.
Aylarca beklenen yağmur o akşam sicim gibi yağmış, sokaklardan süpürdüğü tozu toprağı, dağlardan, tepelerden koparttığı otu-yaprağı, Vakfıkebir’in kaldırımlarında birkaç tur attırdıktan sonra önce dereye, sonra da Karadeniz’in azgın sularıyla buluşturmuştu.
***
Sokakları yorgan gibi kaplayan çamur, hızlı adımlarımdan üzerimde bloklar oluşturmuş, kuruyup dökülmeye başlayınca, elbiselerim cüzzamlı olduğu görüntüsünü veriyordu...
Ağır adımlarla ilerleyen yaşlı kadın hızlı yürümekte zorlanırken, eteğini çekiştiren torunu bir an evvel yolu karşıya geçmek, ufacık elleriyle Karadeniz’in tuzlu suyuna dokunmak ve de koklamak istiyordu.
Onları, üç-beş adım arkadan takip ederken, eski yoldan elimizi kolumuzu sallaya, sallaya geçerken, “ Ey gidi ey! Acaba geçen yıl üzerinde bu kadar kalmamıza izin verir miydin?” dedim, kendi kendime...
Ninenin nefes alış verişi, yaşı kadar uzak mesafeden duyuluyordu.
Ailesinin gezmek-tozmak için köye gönderdiği küçük kız, bir an önce yolu karşıya geçmek, Karadeniz’e kavuşmak için adeta özgürlük istiyordu. Zira annesi ve babası o’nu uyuturken, o’na ninni olarak söyledikleri yere getirilmişti.
***
Vızır vızır giden arabalar, bir yerlere bir şey yetiştireceklermiş gibi son sürat ilerliyorlardı. Küçük kızın şansından olsa gerek, İstanbul’dan, Ankara’dan gelen arabalar onlara inat, Fol Deresi gibi akıyordu.
Yaşlı kadının deniz kenarına varma umudu; gözünde, güneş görmüş kar gibi yavaş yavaş erimeye başlamıştı.
***
Yolun kenarında, kara bir taşın üzerine oturup, hayatın ütü yüzü görmemiş nevresim gibi buruşturduğu yüzünü mendiliyle sildikten sonra derin bir nefes alıp, “of anam of...” cümlesi döküldü birkaç dişi kalmış ağzından...
Yoldan karşıya geçmeye gözü kesmediği için, “ geri dönelim” dedi, karakaşlı, karagözlü torununa. Canavarı çizgi filmlerinde gören ufaklığa, trafik canavarından söz edip gözünü korkutmaya çalıştı...
***
Diretiyordu ufaklık.
‘Liman’ ve ‘deniz’ kelimesinden başka bir şey çıkmıyordu ağzından.
Babaanne, “kendilerine bir şey olursa ne annesini, ne de babasını bir daha göremeyeceklerinden” bahsetti.
Küçük kızın canını, canı kadar sevdiği annesini ve babasını bir daha görememe tehdidi bayağı sıkmıştı. Dudaklarını büküp, çenesini büzüştürüp, ufacık kafasını babaannesinin göğsüne yasladı...
Nine ve torun, tutkalla birbirlerine yapıştırılmışçasına bir müddet öylece kaldılar.
***
Babaannesinin nasırlı elleri kafasının üzerinde bir ileri, bir geriye giderken, yolda sallana sallana yol alan otobüsün arkasındaki Trabzonspor bayrağını gören ufaklık, birden ayağa kalkıp, ufacık parmağını otobüse uzatarak haykırmaya başladı:
“ Babaanne gördün mü, babamın çok sevdiği Trabzonspor’un bordo-mavi bayrağını? O, babamın haline ağladığı Trabzonspor! O’na Trabzonspor’u gördüğümü, ağlamaması gerektiğini söyleyeceğim” derken, sevinçten uçacak gibiydi kanatları olmayan melek kız...
***
Dip not: Trabzonspor, büyüklerimizden kalan miras değil, çocuklarımızın bizlere emanetidir..!