Hastalık! Hiç yakandan düşmüyor. Her zaman tedirgin, kuşkulu ve tetiktesin.
Bay-pasın otuz yaşında. / Yorgun sonbahar yaprakları gibi düşeceğin zamanı bekliyorsun… /
Canın kalbinin üzerinde. / Karlı dağların üşümüşlüğünü yaşıyorsun, erimeyi bekliyorsun!
Direniyorsun.
Seninle operasyon geçirmiş insanlardan, dostlardan, arkadaşlardan kimse kalmamış.
Kendini koruyorsun: Yediğin yemekten içtiğin suya, yürüyüşten uykuna kadar, bıçak ağzında
yaşıyorsun. Her şeyden kuşkulanıyorsun, hele tansiyon oynamaları, ölüm korkusuyla
birleşiyor, kocaman bir “acaba” sorusuyla doktorun ya da hastanenin yolunu tutuyorsun.
Korkuyu bir sepet gibi sırtında taşıyorsun. “Kalbim dayanacak mı” sorusuna yanıt arıyorsun.
Yine de yelkenleri dolduran rüzgar gibi için umutla dolu: “Yapacaklarım, yazacaklarım, daha
söyleyeceklerim var” diyorsun.
Aradan yıllar geçiyor. Masana kitapların yığılıyor. Yayımladıkların var, yayımlayacak
oldukların… Anlatı, roman, şiir, denemeler…
Her ölenin ardından ölmediğine şaşıyorsun. “Her ölüm erkendir” diyorsun. Yaşlılar ölüyor,
gençler, çoluk çocuk, kadın erkek... İçin yanıyor, “bu işte bir yanlışlık, bir haksızlık,
hukuksuzluk, bir adaletsizlik var” diyorsun; elinden bir şey gelmiyor.
Güneşler, çiçekler soluyor, filizler kırılıyor, yeşillikler kayboluyor, aileler yıkılıyor, ocaklar
sönüyor. Sağlık, her zaman düz bir çizgide gitmiyor. / Gökyüzü karışıyor. Bir güneş, bir bulut,
bir yağmur, kar, dolu, fırtına… Moraliniz bozuluyor. Ama “yaşamak güzel şey be kardeşim!”
deyip devam ediyorsun.
Yaştır ilerliyor, inişler, çıkışlar oluyor. / Sarsılıyorsun!
Arkada, insanların şapır şapır döküldüğü kocaman bir salgını bırakıyorsun. Özürlü bir bedene
sahip çıkmak o kadar kolay değil. İnsan havadan nem kapıyor!
Kalp rahatsızlığınızla, hayata karşı gerekli direnci gösteremiyorsunuz. Korku, tüm
hücrelerinize siniyor ve kuşatıyor sizi. / Kolunuz, kanadınız tutmuyor. Tırnağınız acısa
kalbinizden biliyorsunuz.
Hem tedaviye, hem yıllık kontrole Ankara’ya geliyorsunuz.
Zamanın boşluk yarattığı bir yerinde, arkadaş sesine hasret kalıyorsunuz. En yakınınızdan
en uzağınıza kadar eşinizi, dostunuzu, arkadaşlarınızı arıyor, “alo” diyorsunuz, konuşuyor,
hal-hatır soruyorsunuz. Bulutlar sıyrılıyor, rahatlıyorsunuz, gökler açılıyor üstünüzde,
masmavi bir sonsuzluk örtüyor sizi, gönlünüzü küçük küçük parıltılar ve yaşama sevinci
dolduruyor.
Israrlı aramanıza karşın nedense kimi telefonlar çalmıyor. Kuşkulanıyorsunuz. / Dostlarınız,
arkadaşlarınız seksen yaşa yakın ya da sekseni devirmiş… / Telefonu açmayan kardeşin,
dostun, kızının telefon kaydını buluyorsunuz. Arıyorsunuz. Alzaymır olduğunda
konuştuğunuz kızı. Bilgi almıştınız babası için. “Öldüğünü söylüyor.” Ne diyeceğinizi ne
söyleyeceğinizi bilemiyorsunuz. Üç beş saniye geçtikten sonra ancak nasıl öldüğünü
sorabiliyorsunuz. Kalp kırizi geçirmiş bir hafta önce ve düşüp ölmüş.
Şok oluyorsunuz
Yıllar önce. Benzer senaryoyu yaşamıştınız.
Birlikte çalıştığınız arkadaşınız yaz tatili için memlekete dönmüştü. Söyleşirken geçmişi
anıyorsunuz. İçlerinden biri takılıyor dilinize. Arkadaşımızdı, arayıp konuşalım” diyorsunuz.
Geçmişi, geçmişin yaşanmışlıklarını, espirilerini, karşılıklı takılmaları anmak istiyorsunuz.
Telefon açıyorsunuz, çalıyor, bekliyorsunuz bir süre. Bir bayan çıkıyor. Arkadaşınızın adını
veriyorsunuz, “konuşmak istiyorum” diyorsunuz, kısa bir sessizlik oluyor. Kadın çok üzgün:
“Biz M. Ali’yi kaybettik” diyor. Ardından şaşkınlıkla “ciddi misiniz” diye soruyorsunuz, “nasıl
öldü, nasıl oldu, o, ölecek insan değildi” diyorsunuz.
Yengesi hastaneye kaldırılmış. Ağabeyine destek için İstanbul’a gidecek M. Ali… Uçağın
merdivenlerini çıkarken yığılıp kalmış olduğu yere. Kalp kırizi geçirmiş ve ölmüş.
Şimdi de Çorum’dan Fazlı Özyalvaç, kardeşiniz… Doktor kızı, “alzaymıra odaklanmışken”
diye başlıyor, “kalp vuruyor, babam düşüyor ve ölüyor.” / Ölüm ne kadar kolay oluyor.
Güneş ışıl ışıldı, bir bulut geldi önüne ve soldu. / Yerlerde esip savrulan, güneşin rengini
almış solgun yapraklar; / bir dost, sevdiğiniz öldüğünde yeşil bile olsa mevsim, sonbahara
dönüyor. / Moraliniz bozuluyor, kolay kolay toparlanamıyorsunuz. Hastalığınız daha da hasta
ediyor sizi. / Her acı, her hüzün güneşi solduran bulut oluyor.
Günler ne kadar acımasız geliyor. / Haberler yenilir yutulur gibi değil. / Hasretinde
kalıyorsunuz dostların, arkadaşların, sevgilerin.
Cavit ölüyor, / kalpten. Fazlı Özyalvaç ölüyor, / kalpten… Kalp kırizi insanlığın baş belası…
Zaten bay-paslı, üçüncü pilini takmış bir insansınız… / Seninle ameliyat olmuş ne kadar bildik
tanıdık insan varsa tümü terk etmiş bu dünyayı, yalnız kalmışsın ve korkuyorsun…
Kalp yetmezliği için yeni nesil ilaçlarla tedavi olmaya çalışıyorsun. / Bacaklarının unutur gibi
olduğu yürüyüşe yeniden başlıyorsun.
Gidenlerin bıraktığı yokluk acısı büyüdükçe büyüyor içinde. Attığın her adımda ağırlığını
duyumsuyorsun.
Sevgiyle, esenlikle kalınız…