Bir şehir nasıl anlaşılır?
Yollarının genişliğinden mi, ışıklarının parlaklığından mı, yükselen binalarından mı?

Yoksa sabah erken saatte sokaktan geçerken gördüğümüz o küçük ayrıntılardan mı?
Bir çocuğun güvenle koşabilmesinden…
Bir yaşlının yalnız hissetmemesinden…
Bir sokak hayvanının korkmadan yaşayabilmesinden…

Şehirler konuşmaz. Ama hissettirir.
Ve aslında bir şehrin vicdanı, en çok kime nasıl davrandığında saklıdır.

Uzun yıllardır sosyal sorumluluk projeleri geliştiriyorum. Markalarla, kurumlarla, yerel yönetimlerle çalıştım. Büyük bütçeli projeler de gördüm, tamamen gönüllülükle yürüyen hareketler de. Şunu çok net öğrendim: Bir projeyi güçlü yapan bütçesi değil, niyetidir. Eğer bir şehir gerçekten bir şeyi sahiplenirse, o dönüşüm mutlaka başlar.

Bugün “gelişmiş şehir” kavramını yeniden düşünmemiz gerekiyor. Çünkü mesele artık sadece ekonomik büyüme değil. Mesele birlikte yaşama kültürümüzü ne kadar büyütebildiğimiz. Bir şehir, zayıfını koruyabiliyorsa güçlüdür. Doğasına sahip çıkabiliyorsa medenidir. İnsanına değer veriyorsa kalıcıdır.

Sosyal sorumluluk dediğimiz şey; bir etkinlik takvimi değildir. Bir lansman konusu hiç değildir. O, bir şehrin kendine sorduğu şu sorudur: “Ben nasıl bir yer olmak istiyorum?”

Denizine sahip çıkan bir şehirle, görmezden gelen bir şehir aynı değildir.
Sokak hayvanlarına çözüm üreten bir şehirle, onları kaderine bırakan bir şehir aynı değildir.
Gençlerine alan açan bir şehirle, seslerini kısmayı seçen bir şehir aynı değildir.

Ve dönüşüm her zaman sessiz başlar.

Bir kap su koyarak.
Bir çevre eğitimine destek vererek.
Bir fikri cesaretle dile getirerek.
Bir sorunu “benim meselem değil” dememeyi seçerek.

Şehirlerin sosyal sorumluluğu yalnızca yöneticilerin görevi değildir. Hepimizin ortak payıdır. Çünkü şehir dediğimiz şey, haritada çizilmiş bir alan değil; birlikte yaşama biçimimizdir.

Trabzon güçlü bir hafızaya sahip bir şehir. Dayanışmayı bilen, gerektiğinde tek yürek olabilen bir şehir. Şimdi bu kültürü daha bilinçli, daha sürdürülebilir ve daha sistemli bir sorumluluk anlayışıyla büyütme zamanı.

Belki de kendimize şu soruyu sormalıyız:
Yaşadığımız şehir bizimle gurur duyuyor mu?

Çünkü şehirler betonla değil, vicdanla yükselir.