Modern tarih, kibrin ve bağnazlığın teknolojiyle birleştiğinde ne kadar yıkıcı olabileceğine dair pek çok derslerle doludur. Ancak 2026 yılının ilk aylarında tanıklık ettiğimiz ABD-İsrail ve İran gerilimi, bu derslerin en kanlısı ve en öğreticisi olarak kayıtlara geçmiştir.

Bugün gelinen noktada taraflar halklarına zafer hikâyeleri anlatsa da, hakikat toz dumanın ardında tüm çıplaklığıyla duruyor: **Bu savaşın bir kazananı yok, ancak kaybedeni tüm insanlık.**

Sürecin fitilini ateşleyen en büyük etkenlerden biri, İsrail’in "mutlak güvenlik" arayışı adı altında yürüttüğü kontrolsüz güç politikasıydı. Tel Aviv yönetimi, teknolojik üstünlüğünü ve arkasındaki devasa ABD desteğini bir "dokunulmazlık zırhı" olarak gördü. Savaş çığırtkanlığı, diplomasiyi bir zayıflık belirtisi olarak niteleyen radikal söylemlerle birleşince, bölge geri dönülemez bir yıkım sürecine girdi.

Ancak İsrail ve Amerika bu süreçte gücün her şey olmadığını çok acı bir şekilde tecrübe ettiler.

Demir Kubbe gibi ileri teknoloji sistemlerinin bile yerle yeksan olduğu, modern bir ordunun geleneksel direnç karşısında nasıl çaresiz kalıp Trump’un sloganlarına muhtaç kaldığı görüldü. Kibir, stratejik bir körlüğe dönüşerek İsrail’i kendi yarattığı bir güvenlik paradoksunun içine hapsetti.

Denklemin diğer tarafında ise İran, dini bağnazlığın ve ideolojik inadın bir toplumu ne kadar büyük bir felakete sürükleyebileceğini dünyaya ve umuyoruz ki kendisine gösterdi. Tahran yönetimi, nükleer hırsları ve bölgesel vekil güçleri üzerinden kurduğu satranç oyununda, halkının refahını ve ülkenin geleceğini ateşe atmaktan çekinmedi.

Buna rağmen, Batı dünyasının "kısa sürede çöker" gözüyle baktığı İran, beklenmedik bir savunma direnci sergiledi. Bu direnç, sadece askeri bir başarı değil; aynı zamanda dış müdahale tehdidi altındaki bir toplumun, yönetimine olan tüm eleştirilerine rağmen sergilediği öngörülemeyen bir tutunmaydı. Ancak bu "direniş", İran’ın içine düştüğü ekonomik sefaleti ve toplumsal travmayı gölgelemeye yetmiyor. Bağnazlık, en az yabancı bir ordunun bombaları kadar yıkıcı bir iç tahribat yarattı.

Bu savaş, taraflar için adeta bir ayna görevi gördü. ABD ve İsrail, "demokrasi ve güvenlik" maskesi altında kullandıkları orantısız gücün, karşı taraftaki radikalizmi nasıl beslediğini; İran ise "kutsal savunma" retoriğinin, kendi insanını nasıl bir hapishaneye mahkûm ettiğini bu aynada seyretti. Her iki taraf da birbirinin varlığından beslenen, birbirinin kibrini büyüten birer ikiz gibi hareket etti.

Dünya, küresel enerji hatlarının felç olduğu, tedarik zincirlerinin koptuğu devasa bir ekonomik sefaletin kıyısından döndü. Çok gerçekçi olmasa da ve nasıl sonuçlanacağı henüz bilinmese de, Pakistan da; büyük atışmalarla başlayan “barış görüşmeleri” her şeye rağmen dünya için bir umut kapısı açtı.

Hürmüz Boğazı’ndaki her gerilim, dünyanın öbür ucundaki bir emekçinin sofrasından ekmeğini çaldı. Zafer naraları atan liderlerin aksine, bombalanan şehirlerin enkazında ve hastane koridorlarında sadece "kaybedenlerin" feryadı vardı.

Bugün ihtiyacımız olan şey, yeni kahramanlık destanları değil, **aklıselimin ikamesidir.** Zafer kutlamaları, aslında birer cenaze törenini gizleyen gürültülerden ibarettir. Eğer dünya bu tehlikeli döngüye tekrar girmek istemiyorsa, güç sarhoşluğundan ve ideolojik körlükten arınmış olarak başladığı umulan diplomasiyle sonuç almak zorundadır.

Unutulmamalıdır ki; kibrin ve bağnazlığın olduğu yerde “ateşkes”, sadece bir sonraki savaşa kadar verilen kısa bir toparlanma molasıdır.