Dün yine bir cümle düştü ekrana:
“Savaş başladı.”

Bir ülke saldırdı.
Bir ülke karşılık verdi.
Haritalar hareket etti.

Ama asıl sarsılan yine insan oldu.

Savaş sadece cephede yaşanmaz.
Savaş, hafızada yaşar.
Ve hafızada nesiller boyunca kalır.

Yıkılan şehirler yeniden yapılır.
Ama korkuyla büyüyen bir çocuğun içindeki boşluk kolay dolmaz.

Bu yüzden savaş bir olay değildir.
Bir mirastır.
İstenmeyen bir miras.

Mustafa Kemal Atatürk’ün sözü bugün hâlâ bir pusula gibi önümüzde duruyor:

“Ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe savaş bir cinayettir.”

Bu cümle, savaşın sınırını çizer.
Onu yüceltmez.
Onu zorunluluğa hapseder.

Çünkü savaş başladığında
hiçbir taraf gerçekten kazanmaz.

Toprak kazanılabilir.
Güç gösterilebilir.
Ama insan kaybedilir.

Ve insanın kaybı, tarihin en ağır bedelidir.

Savaş haberlerini hızla tüketiyoruz.
Bir başlık.
Bir analiz.
Bir yorum.

Sonra hayatımıza devam ediyoruz.

Ama bir yerlerde bir çocuk
geceyi siren sesiyle geçiriyor.

Bir anne
evini son kez görüyor.

Bir genç
geleceğini bir bavula sığdırmaya çalışıyor.

Savaş uzak değildir.
Acı coğrafya seçmez.

Bugün yaşanan her çatışma
insanlığın ortak hafızasına eklenir.

Ve her yeni savaş
bir öncekinin yarasını derinleştirir.

Belki de artık şu soruyu sormalıyız:

Gerçek güç nedir?
Yıkabilmek mi,
yoksa yıkmadan var olabilmek mi?

Tarih zaferleri yazar.
Ama vicdan kayıpları hatırlar.

Ve bir millet için en ağır miras,
kaybettiği insanlarıdır.

Savaş başladığında
insanlık biraz daha eksilir.

Asıl mesele,
eksilmeyi ne zaman fark edeceğimizdir.