Cevabınızı duyar gibiyim: Tabii ki Karadeniz’e...  

Oysa Değirmendere’de; diğer bütün dereler gibi, dünyaya ve hayata akıyor. Aslında bütün derelerin, hatta her damla suyun hikâyesi aynı: Denize-okyanusa ve dünyaya…

Dolayısıyla bitkiye, böceğe ve insana.

Trabzon’la özdeşleşmiş deremizin tapusu, yatağındaki ve çevresindeki bütün canlılara aittir. Böyle olmakla birlikte; bu büyük değeri sağlıklı olarak geleceğe aktarmak, yöre insanının görevidir şüphesiz.
Asırlardır ekmeğimize katık, dilimize deyiş, folklorumuza dalga, ağıtımıza gözyaşı, yolcumuza yoldaş olan o. 

Zigana’yı ana rahmi, Karadeniz’i vuslat edinen o. 

***

Bizim dilimiz var, böylece tarif ettik deremizi. Ya diğer canlılar, yani sessiz yığınlar! Onlar nasıl anlatsınlar, derenin sahipleri arasında kendilerinin de olduğunu? Nasıl anlatsınlar, diğerlerinin insan karşısında çaresiz kaldığını? 

Sularımızı kullanamadığımız gerekçesiyle kendi kendimizle hafifçe dalga geçtik yıllarca!


“Su akar Türk bakar.” diye. Aslında doğanının diğer sahipleri bu durumdan hiç de şikâyetçi değillerdi. Üstelik onlar çevrenin insanına da güveniyorlardı. Zira onların kadim kültüründe suyun en kutsal değer olduğunu tarih ortaya koymuyor muydu? 

Evet, öyleydi, su en kutsalımızdı. İşte size bir örnek, üstelik güncel; Duka Türkleri, dereler kirlenir endişesiyle su içmek dışında dereleri asla kullanmazlar. Böylesi bir tutum insanlık tarihinin ders alınacak sayfalarında yerini almıştır şüphesiz. 

Ama ne yazık ki insanoğlunun yok edici tarafı dereleri keşfetti. “İnsaf ve doğa aklı.” terk edildi. Bu acımasız yaklaşım, uzun zamandan beri bölgemiz derelerinin başına felaket bulutları gibi çökmüş durumda.

Artık Değirmendere de, “İnsanlığın doyumsuz değirmeninde nicedir öğütülüyor.” Ne canlıları dertlenme, ne gelecek endişesi; hiçbir şey durduramıyor insaf suyu kurumuş olan çarkları.

Şimdilerde Değirmendere’nin hikâyesini; HES’ler, katolar, iş makineleri ve atıklar oluşturuyor. Artık deremiz, nereye aktığını bilmiyor. Sahipleriyse tükenmişlik sendromu yaşıyor. 

Değirmendere yok oluşa akıyor, insan dışındaki diğer canlıların gözyaşını yüklenerek. Elbette seyircileri de var! Bizler. 

Seyirci kaldık, duymazdan, görmezden geldik, bize dokunmuyorsa dedik.

Ne dilsiz canlıların imdat çığlıklarına, ne ağaçların gözyaşlarına, ne taş ocaklarının feryatlarına aldırdık.

Aslında uzun zamandan beri böyleydik: “Zararı bize dokunana kadar duymamayı görmemeyi becermek.” Ne kadar da “Masum bir kimlik” değil mi?  Eyvah demek üzereyiz ki o zaman, ağıt zamanı olacaktır.

Yetkili, yetkisiz kim varsa, tarihimize ve doğamıza sahip çıkmalıyız. Zira coğrafyamız, kaderimiz. Sahip çıkmazsak bilinmeli ki ne söylenecek türkümüz, ne içilecek suyumuz kalır.