Günümüzde liderlere yönelik 'Diktatör' suçlamaları tartışmaya açılırken bazılarınında tam fırsat diyerek Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü diktatörlükle suçlaması, demokratlığın göstergesi oldu çıktı!
Bu şaşkınlara göre Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’i, aslında halkın istemediği bir yönetim biçimi, bir dayatma!
Zavallı olmak bu!
Size bu noktada tarihten önemli bir kesiti sunmak istiyorum.
İhsan Sabri Çağlayangil...
“Üç padişah görmüş, Atatürk’le, Celal Bayar’la, Menderes’le, yaşamış” bir siyaset ve devlet adamı... On beş yıl Emniyet Genel Müdürlüğü... On beş yıl valilik... On yıl Dışişleri Bakanlığı... Sonra Senato Başkanlığı ve Cumhurbaşkanlığı’na vekâlet... 1960-80 döneminde merkez sağın güçlü ve en etkin isimlerinden biri... Kısacası yakın tarihin birinci elden bir tanığı Çağlayangil..
Tanju Cılızoğlu Çağlayangil’in anılarını yazdı. Dile kolay, 1930’lardan 1990’lara uzanan bir süreçten kesitler sunuyor.
Çağlayangil’in Cumhuriyet’in 10. yıl kutlamalarıyla ilgili olarak anlattıkları, “Diktatör Atatürk” portresinin gerçekliğini (!) gözler önüne seriyor. Lafı uzatmayalım ve sözü Çağlayangil’e bırakalım:
...Atatürk, Ziraat Bankası’nın Genel Müdürlük binasının holündeki geniş salonlarda da halk için eğlenceler düzenlenmesini emretmişti. Ben de emniyet görevlisiyim. Sebati Ataman müfettiş. Birlikte kalktık, Ziraat Bankası’ndaki eğlencelere gittik. Saat 12:00’ye doğru Ziraat Bankası’ndaki kutlama eğlenceleri tavsadı. Tam dağılıyorduk ki, ‘Atatürk Ziraat Bankası’na geliyor’ dediler. Bize de telefon edildi. Ben güvenlik açısından doğru olmadığını belirtirken Atatürk çıktı geldi. Kendisini Genel Müdür odasına buyur ettiler. Atatürk o saate kadar diğer eğlencelere katılmış, gelmişti. Genel Müdür’ün odasına baktı, baktı, sonra hiç unutmadığım şu sözleri söyledi:
‘Amma da lüksmüş...’
Atatürk, tekrar odanın ihtişamını gözleriyle izledi ve odada bulunanlara dönerek konuşmasını şöyle tamamladı:
‘Ben bu banka yüzünden gadre uğrayanları çok gördüm de adam olanı hiç görmedim.’
Odada o sırada Ziraat Bankası yöneticileri yoktu. Atatürk biraz daha oturdu. Sıkıldı. Etrafındakilere döndü:
‘Buraya oturmaya mı geldik?’ dedi. Yerinden kalktı. Yürüdü. Kapıyı açtı. Merdivenleri indi. Balonun verildiği salonun kapısına geldi. Kapının önü kalabalıktı. İçeri giremedi. Kalabalığa sordu:
‘Benimle konuşmak mı istiyorsunuz?’
Kalabalık hep bir ağızdan, yüksek sesle:
‘İstiyoruz.’
‘Ben de istiyorum, ama bu kadar kalabalığın bir arada konuşmasına Meclis derler. Meclis’e bir reis lazım...’
Kalabalık gene hep bir ağızdan:
‘Reis sizsiniz. Sizsiniz’ dediler...
Atatürk itiraz etti:
‘Yok, öyle olmaz. Demokrasi var, seçelim’ dedi ve ekledi:
‘Benim reis olmama itirazınız var mı?’
‘Yok, yok..’ dediler...
Ve bu defa kapının önüne toplananlar hep birden el kaldırarak kendisini seçtiler.
Atatürk bunun üzerine kalabalığa dönerek:
‘Şimdi seçildim. Sizden aldığım yetkiyle emrediyorum. Sağ ve sol üçer adım gerilesin.’
İstanbul Erkek Lisesi’nde okuyan bir genç çıktı:
‘Paşam, siz gelmeden önce ne güzel eğleniyorduk, dans ediyorduk’ dedi ve Atatürk bu isteğe de şu yanıtı verdi:
‘Ben istemedim ki siz istediniz. Ama bu isteğinizi oya sunarız.’
Ve Atatürk dediğini yaptı, gencin isteği oya sunuldu. Öneri kabul edilmedi.
Atatürk bunun üzerine gence dönerek ‘görüyorsun işte’ dedi. Bu arada Talebe Cemiyeti Başkanı ve adı Mehmet Ali olan bir başka genç öne çıktı:
‘Paşam, ben size, sizi şikâyete geldim. Evvela bürokrasiden şikâyet edeceğim. Siz reformlar yaptınız, ama yapıyı değiştirmediniz. Osmanlı’dan kalma zihniyet değişmedi. Cumhuriyet de kalkınma da maddi işlerdir. İdeal değildir. Gençlik ideoloji ister. İdeoloji tutulmaz, yaklaştıkça uzaklaşır. Gençlik nereye gidecek?’
Atatürk ‘Ben Cumhurbaşkanınızım. Türkiye on beş milyon. Her birinizi çevirip, ideal budur diye aşılayamam. Ne düşünüyorsam Maarif Bakanı’na söylerim, o yolla yayılır.’
Gence döndü:
‘Bu konuyu seninle özel olarak konuşalım’ dedi.
Konuşmalar devam etti. Biraz önce dans etmek için müzakerelerin kesilmesini isteyen genç, isteğini yineledi. Atatürk teklifi oya sundu. Bu kez onaylandı. Balo eğlentisine döndü.
Atatürk’ün çevresindeki kalabalık sürüyor. Kılıç Ali, Seryaver Celâl Bey, Sabati Ataman ve ben hep bir arada duruyoruz.
Atatürk biraz önce ‘sonra konuşalım’ dediği genci çağırdı:
‘Sen Türk müsün?’ dedi.
‘Evet’ cevabını verdi genç.
Atatürk bir süre gence baktı ve
‘Türklükten büyük ideal olur mu?’ dedi ve sordu:
‘Türkler kaç kişi?’
Tıp Fakültesi öğrencisi olan genç:
‘On beş milyon’ deyince şu konuşmayı yaptı:
‘Biz on beş milyonuz, dünyadaki Türkler on beş milyondan ibaret değil. Şu haritaya bak, dünyanın her tarafında Türkler yaşıyor. Bugün için siyasi bir vahdet düşünülemez. Çeşitli engeller var. Güneş-Dil teorisi üzerinde durmam bunun için. Dil-tarih inkılâbını yaymak istiyorum. Meseleye bir kültür birliğinden başlamak lazım... Evvela lehçemizi düzeltelim. Türkiye’de konuşulan lehçe, bütün Türk âleminde anlaşılmalıdır. Zamanla kültür vahdeti, siyasi vahdete erişir. Ama yüz yıl sonra, ama elli yıl sonra... Bundan büyük ideal olur mu?’
İşte bazılarının diktatör dedikleri Mustafa Kemal bu!