Kamulaştırmasız el atma, idarenin herhangi bir kamulaştırma işlemi gerçekleştirmeden özel mülkiyete konu taşınmaza fiilen veya hukuken müdahale etmesi anlamına gelmektedir. Hukuk devletinde istisnai olması gereken bu uygulama, ne yazık ki yıllardır yargının en yoğun dava konularından biri olmaya devam etmektedir.
Bu davalarda en çok tartışılan konuların başında ise faiz uygulaması gelmektedir. Çünkü dava süreçlerinin uzun sürmesi, taşınmaz bedelinin yıllar sonra tahsil edilebilmesi ve yüksek enflasyon ortamı, hak sahiplerinin ciddi değer kayıplarına uğramasına neden olmaktadır.
Uzun yıllar boyunca Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarına göre kamulaştırmasız el atma nedeniyle hükmedilen tazminatlara dava tarihinden itibaren yalnızca yasal faiz uygulanmıştır. Bu yaklaşımın temel gerekçesi, kamulaştırmasız el atma nedeniyle ödenen bedelin bir "kamulaştırma bedeli" değil, mülkiyet hakkının ihlalinden kaynaklanan bir tazminat olarak kabul edilmesiydi. Bu nedenle Anayasa'nın 46. maddesinde kamulaştırma bedelleri için öngörülen "kamu alacakları için uygulanan en yüksek faiz" kuralının uygulanamayacağı savunulmaktaydı.
Ancak son yıllarda bu yaklaşım ciddi şekilde eleştirilmeye başlanmıştır. Özellikle yüksek enflasyon dönemlerinde yıllık yasal faiz oranlarının taşınmaz değerindeki erimeyi karşılamadığı, bu nedenle mülkiyet hakkı ihlal edilen vatandaşın tam anlamıyla zararının giderilemediği yönünde güçlü görüşler ortaya çıkmıştır. Anayasa Mahkemesi'nin kamulaştırma bedellerine ilişkin faiz düzenlemeleri konusunda verdiği iptal kararları da bu tartışmaları daha da artırmıştır.
Nitekim son dönemde bazı mahkemeler ve hukuk çevreleri, kamulaştırmasız el atma davalarında da Anayasa'nın 46. maddesindeki güvencelerin dikkate alınması gerektiğini savunmaktadır. Özellikle 2026 yılı içerisinde verilen bazı yüksek yargı kararlarında, dava tarihinden itibaren kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz oranının uygulanması yönünde değerlendirmelerin yapıldığı görülmektedir. Bu yaklaşımın temel dayanağı, idarelerin hukuka aykırı müdahalesi nedeniyle taşınmazını kaybeden vatandaşın enflasyon karşısında korunması ve gerçek zararının karşılanması düşüncesidir.
Bununla birlikte uygulamanın tamamen istikrar kazandığını söylemek henüz mümkün değildir. Bir tarafta kamulaştırmasız el atmanın haksız fiil niteliği taşıdığını ve bu nedenle yasal faiz uygulanması gerektiğini savunan görüşler bulunurken, diğer tarafta mülkiyet hakkının etkin korunabilmesi için en yüksek kamu alacağı faizinin uygulanmasını savunan görüşler bulunmaktadır. Bu nedenle önümüzdeki süreçte Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Anayasa Mahkemesi kararları uygulamanın yönünü belirleyecektir.
Mülk sahipleri açısından dikkat edilmesi gereken en önemli husus ise dava dilekçesinde faiz talebinin açık ve tereddüde yer bırakmayacak şekilde ileri sürülmesidir. Faiz talep edilmeyen davalarda mahkemenin kendiliğinden faiz hükmetmesi mümkün olmayacağından, hak kayıpları yaşanabilmektedir. Ayrıca hükmedilen bedelin tahsil aşamasında da faiz alacaklarının korunmasına yönelik gerekli hukuki işlemlerin zamanında yapılması büyük önem taşımaktadır.
Sonuç olarak kamulaştırmasız el atma davalarında faiz meselesi yalnızca teknik bir hesaplama konusu değildir. Bu konu, doğrudan mülkiyet hakkının korunması, idarelerin hukuka aykırı işlemlerinin sonuçları ve vatandaşın gerçek zararının giderilmesi ile ilgilidir.Bu nedenle yasa koyucu tarafından konunun ivedi olarak ele alınarak yasal bir düzenleme yapılması zaruridir. Zira hak sahiplerinin alacaklarının enflasyon karşısında korunması da bunu gerektirmektedir.