Osmanlı I. Dünya Savaşı’nda tarafsız kalacağını, taraf olmayacağını dünyaya ilan etmişti. Oysa Almanya Osmanlı’nın savaşa girmesini istiyor, Rusya’ya açılacak yen bir cephe ile Rus kuvvetlerinin bölünmesini, kendi cephesindeki Rus ordusunun bir kısmının doğuya kaydırılarak zayıflamasını arzuluyordu.
Tarafsız Osmanlı, Almanlarla yaptığı “gizli bir anlaşmayla” Balkan ve Trablusgarp savaşlarında kaybedilen toprakların yeniden kazanılması hayaliyle Enver, Talat ve Cemal paşaların aklıyla, “meclise danışılmadan” savaşa sokuldu. Bahanesi, Akdeniz’de İtilaf donanmasının kovaladığı, Alman “Yavuz ve Midilli gemilerinin” Çanakkale’den girmesiyle, Osmanlı’nın gemileri satın aldığını açıklaması oluyor. Osmanlı bayrağı çekilen ve adları değiştirilen gemiler, Karadeniz’deki Rus gemilerini ve limanlarını topa tutuyor.
Balkan Savaşlarının tahribatını gideremeyen Osmanlı ordusunun yeni bir savaşa girecek ne hali, ne gücü, ne yeteneği vardı. Siyaset orduyu tüketmişti. Emir komuta kopukluğu, “mektepli-alaylı” subaylar arasındaki ayrımların “dinli-dinsiz” tartışmaları, ardına bakmadan kaçan bir orduyu, savaşmadan Selanik’i teslim eden bir kafayı yaratmıştı. / Hazırlıksız savaşa katılmak, işi doğrudan doğruya Allah’a bırakmak demekti.
Almanlar her türlü yardımı yapmayı taahhüt ediyorlardı. / Yardım Sarıkamış’a ne kadar bir zamanda ulaştırılabilirdi? Üçüncü Ordu savaşa hazır mıydı? Yiyecek, giyecek ve mühimmat yeterli miydi? Ordunun morali yerinde miydi?
Normalde yükünü almış bir gemi, uygun hava koşulları altında üç-dört gün gibi bir sürede İstanbul’dan Trabzon’a ulaşabiliyordu. Fırtına, dev dalgalar ve savaş koşulları göz önünde bulundurulursa geminin ulaşım süresi bir ayı buluyordu. Kimi gemilerin ömrü vefa etmiyor, İstanbul’dan aldığı yükleriyle birlikte batırılıyor, Trabzon’a gidemiyordu.
Bezm-i Alem, Bahr-i Ahmer ve Mithat Paşa adlı Türk gemileri, III. Ordu için aldıkları kışlık giysi, yiyecek ve mühimmatla Trabzon Limanına hareket etti. 7 Kasım 1914’te, Karadeniz Ereğlisi açıklarında, Rus donanması tarafından batırıldılar. / Sarıkamış cephesi bu olayla en büyük yenilgiyi denizde aldı.
22 Aralık 1914’te başlayan Sarıkamış Harekatı, 5 Ocak 1915’te noktalanırken, -40 derecenin, tifonun, tifüsün, açlık ve savaşın komutan yanlışlıklarıyla birleşerek 128 bin kişilik bir ordunun yok olmasına neden oldu. / İlk komutan Hasan İzzet Paşa’ydı. Enver’in Harbiye’den hocası... Sözünü dinleseydi bu facia yaşanmazdı. Harekatı Enver yönetti, mağlup bir komutan olarak İstanbul’a döndü. Yerine Hafız Hakkı Paşa’yı komutan olarak bıraktı. O da binlerce asker gibi tifüsten öldü.
*
Rus Ordusu’nun önünde bir engel kalmayınca Doğu Karadeniz’e ve Güney Doğu Anadolu’ya yöneldi. Aralarına aldıkları Ermeni alaylarının korkunç katliamlarına tanıklık ettiler ve Ermeni askerleri korudular. Hopa’dan Giresun’a kadar 800 bin ile 1.200 bin arasında insanın yerinden yurdundan edilmesine, MUHACİRLİK denen göçün yaşanmasına neden oldular.
*
Osmanlı 1461’de Trabzon’u, dolayısıyla Doğu Karadeniz Bölgesi’ni fethetti. Cumhuriyet’e kadar 462 yıl bu topraklar üzerinde hükümran oldu. Trabzon’u hinterlandına ve kıyı boyunca dizilen ilçe ve bucaklarına bağlayan yollar yapmadı. Rusya, 93 Harbi’nde aldığı Kars’ı yeniden planlayıp sokak, cadde ve binalarını Hollandalı ve Danimarkalı mühendis ve mimarlara hiç oradan çıkmamak üzere kurdururken Kars’ı ve Sarıkamış’ı da Tiflis demiryolu ağına bağlatmıştı. Sarıkamış Harekatı’nda yardım, yiyecek, giyecek, silah ve mühimmat en geç 24 saatte Sarıkamış’a gelirken Trabzon limanından Sarıkamış’a yardım konvoyu en az 20-22 günde ulaşabiliyordu. Oysa savaş on beş gün sürmüştü. / Rusların Harşit’e kadar yaptıkları yolu bu millet 1967’ye kadar kullandı.
Rus ordusu Karadeniz’i işgal ederken, halk tüm yokluk ve çaresizlikler içerisinde batıya göç etmeye başladı. Rus savaş gemileri hem Trabzon’a, hem de kıyılara ve biriken kalabalıklara bomba yağdırıyordu. Bir Karadeniz türküsünde “Trabzon’dan çıktım / başım selamet / Çavuşlu’ya vardım / koptu kıyamet” diyor. Kopan kıyamet Rus donanmasının bombardımanlarından sadece biriydi.
Muhacirler kıyı boyunca yol olmadığı içi patikaları, orman yollarını, kayalıkları ve vadileri izleyerek gitmek zorunda kalmışlardı. Hiçbir yer ve yol güvenli değildi. Muhacirlerin en büyük korkuları Rum, Ermeni ve Türk çetelerden, asker kaçaklarından baskın yemekti, canlarını, namuslarını koruyabilmekti. Kaya ve ağaç altlarında yattılar, sağlıklarından oldular.
Yol boyu yakalandıkları dizanteri, tifo, tifüs, sıtma gibi salgınların yanında açlık-beslenme yetersizliği, barınma sorunun hat safhada olduğu için, ağaç altlarında, üzerlerine yağan yağmur ve ıslak toprak üzerinde uyumadan doğan rahatsızlıklardan ötürü, muhacirlerin geçtiği her yer mezar tarlasına dönmüştü. Kimi yerlerde üç-beş mezar olurken, kimi yerlerde de toplu mezarlıklar yapılmıştı. Görele’den Ordu’ya kadar binlerce insan, kadın, çocuk öldü.
Benim ailemden dedem ve kardeşi Erzurum’dan dönmezlerken, babamın dedesi Görele çıkışında, babaannem, amcam ve halam da Ordu’da ölmüşler, memlekete gelememişlerdi. 800-1200000 kişiden ancak 400000 kadarı geri dönebilmişti. Ömürlerinin sonuna kadar “zehirli sıtmadan” mustarip olarak dalak ve karaciğerlerinden çekmişlerdi.
Yol kenarlarına ve toplu mezarlara bırakılan yüz binler, bu yurdun insanlarıydı. Osmanlı onlara bir yudum sıcak çorba ve bir parça ekmek dahi verememişti.
Işıklar içinde uyusunlar, buz deryasından Karadeniz kıyısı boyunca uzanan ölüm tarlalarına gömülen yurdumun güzel insanları…
Sevgiyle, esenlikle kalınız…