9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtuluşuyla sonuçlanan büyük taarruz, birçok cephede verilen mücadelelerin ardından Millî Mücadele’nin zaferle taçlanmasıydı. Emperyalistler, işbirlikçileri ve işgal güçleri, bir daha dönmemek umuduyla geldikleri topraklardan geri gönderilmişti.

Vatan delisi değerler unutulduğunda ulusun çöküşü de başlar. Unutulmaması için belirli aralıklarla hatırlatmanın faydasına inanarak işgalin başından ve sonundan iki önemli şahsiyetimizin hayatından kesitler sunacağım. İnanıyorum ki, okuyanların çoğu şahsiyetleri tanıyordur ve yazılan olayları biliyordur.

İzmir’in işgalinde onurlu duruş sergileyen Askerlik Daire Başkanı Albay Süleyman Fethi Bey’in şehit edilişini, Aziz Nesin kitabında şöyle anlatır:

Yunan subayı, Albay Süleyman Fethi’ye sıra geldiğinde “Zito (Yaşa) Venizelos” dememesi üzerine sinirlenir ve omzundaki rütbeyi sökmek ister. Fethi Bey, “Onları sen takmadın ki sen sökesin” diye karşılık vererek engeller.

Yunan subayı bu hareket karşısında iyice sinirlenir ve emriyle bir Efzun eri, savunmasızca duran Fethi Bey’in göğsüne dayadığı süngüyü iter. İkinci, üçüncü kez süngülemeye devam ederler. Tam 22 kez süngülenmesine rağmen Üsküdarlı Albay’a “Zito Venizelos” dedirtemezler.

Albay Fethi Bey, ayaklarının dibinde göllenmiş tertemiz kanının üzerine düşer. Edibe Hanım, ölmek üzere olan eşini Rum Hastanesi’ne kaldırır. Ancak 25 Mayıs 1919’da şehit olur.

Üsküdarlı Albay Fethi Bey’in ölüme gözünü kırpmadan giden yüce davranışını, yaklaşık üç buçuk yıl sonra, annesi Trabzon Maçka Zülüfoğullarından Bahriye Hanım, babası Kırımlı Yüzbaşı İbrahim Bey olan Yüzbaşı Şerafettin, hükümet konağının gönderine Türk Bayrağı’nı çekerek taçlandırıyordu.

15 Mayıs 1919 günü Kordon kana bulanmıştı. Üç buçuk yıl sonra aynı sahnelerin yeniden yaşanacağını düşünenler yanıldılar. 15 Mayıs’ta çapulcu gibi giden Yunan güruh ile 9 Eylül’de düzen ve disiplin içinde, kısasa kısas demeden, alnı dik ve mağrur yürüyen Türk süvarileri arasında dağlar kadar fark vardı.

Kordon’da nal sesleri yankılanırken, bir Rum çetesi içinden, hükümet konağına ilerleyen süvarilerin başındaki Yüzbaşı Şerafettin’e doğru bir bomba atılır ve Yüzbaşı kanlar içinde kalır.

Aldığı yaralara rağmen yaralarına aldırmaz ve “Artık ölsem ne gam! İzmir’i kurtarmıştık ya! Bu şerefin öncüleri biz olmuştuk ya!” diye gururlanır.

Başka bir ata biner ve hükümet konağına ulaştığında balkona çıkar. Türk Bayrağı’nı göndere çekerler. Saat 10.30’dur. Kimileri ağlarken, kimileri sevinç çığlıkları atar.

Kanlı işgal 1213 gün, yani 3 yıl 3 ay 25 gün sonra son bulmuş ve Mustafa Kemal’in işgal gemilerine bakarak dediği, geldikleri gibi gitmişlerdi.

Yüzbaşı Şerafettin (Atatürk sonradan İzmir soyadını verir), İzmir’in kurtuluşu sırasında aldığı şarapnel yaralarının ardından 1942’de Parkinson hastalığına yakalanacak, doktorları hastalığı bu yaralarla ilişkilendirecekti.1944 yılında Albaylıktan emekliye ayrılır. Eşinin vefatından sonra İstanbul’da Gureba Hastanesi’ne yatar

Bir gazeteciyle söyleşisinde, mütevazı haliyle şöyle der:

“Ben vatan borcumu herhangi bir Türk subayı gibi yapmış bulunuyorum. Benim yaptığım nedir ki? Bir vatan ve askerlik vazifesinden ibaret değil mi?”

1951’de Beşiktaş’taki evinde ölür.

Kara Afrika’ya hayat veren Dr. Celalettin Algan, defin zamanını şöyle yazar:

“Yıllarca tevazuun gölgesinde saklanmış bu tarihi şöhretin ölümü de yaşayışı kadar sessiz ve iddiasız olmuştur. Ay yıldızlı bayrağa sarılı tabutunun arkasından giderken, ona bu sakin cenaze merasiminde bayraktan daha iyi yakışan bir şey göremedim.”

Selam olsun Albay Süleyman Fethilere, Yüzbaşı Şerafettinlere ve adsız nice kahramanlara…

Bu cennet vatan uğruna canını hiçe sayarak korkusuzca merminin üzerine koşanlara…

Vatan uğruna “Artık ölsem ne gam!” diyebilecek kahramanlar azalıyorsa, orada çözülüş ve çöküş başlıyordur.

9 EYLÜL KUTLU OLSUN!