Tonya ‘da uzun yıllar belediye başkanlığı yapmış olan Ahmet Kurt ülkücü gelenekten gelen bir vatanseverdir. Günebakış gazetesinde yayınladığı Alpaslan Türkeş ile arasında geçen hatırası, Türkiye’nin siyasal hafızasına tutulmuş küçük ama çarpıcı bir aynadır. 1988’de, üniversite kürsülerinde Amerika’nın politikalarını eleştirmenin bile hoş karşılanmadığı bir atmosferde, daha söz bitmeden “çıkın dışarı” denilerek susturulan gençler.

Burada asıl sorun Amerika eleştirisin kim tarafından, hangi sınırlar içinde yapılabildiğidir. Bir başka ifade ile güç ile söz arasındaki görünmez ilişkidir.

1980’lerin Türkiye’sinde bu ilişki çok netti. Ülkücü hareket, Soğuk Savaş dengeleri içinde konumlanarak Sovyet tehdidini birincil tehlike olarak görürken, Amerika’ya yönelik eleştirilerini çoğu zaman sınırlı tutmuştur. Bu duruşu Devlet refleksiyle uyumlu, kontrollü bir muhalefet… Bir tür “ölçülü karşı çıkış” olarak değerlendirebiliriz

Buna karşılık sol ve sosyalist hareketler, aynı dönemde çok daha keskin bir dil kullanıyordu. Anti-emperyalizm onların siyasal kimliğinin merkezindeydi. “Kahrolsun Amerika” sloganı sadece bir öfke ifadesi değil, ideolojik bir duruştu. Bedel ödediler, baskı gördüler, ama geri adım atmadılar.

İki farklı dünya, iki farklı refleks. Ve bugün…

Aradan geçen onca yıla rağmen, bu refleks izlerinin hâlâ canlılığını korumakta olduğunu görüyoruz. Bu durum, sadece aktörler değişti, sahne değişti; ama zihniyet kalıpları büyük ölçüde yerinde duruyor şeklinde özetlenebilir.

Bugün Türkiye’de muhalefetin önemli bir kısmını temsil eden belediyelere yönelik operasyonlar tartışılıyor. Hukuki mi, siyasi mi olduğu konusunda ciddi bir ayrışma var. Kimileri bunu yolsuzlukla mücadele olarak okuyor, kimileri ise açık bir siyasi müdahale olarak görüyor. Ama burada dikkat çekici olan asıl anlayışın tepkilerin yine ilkelere göre değil, pozisyonlara göre şekilleniyor olmasıdır.

Dünün “anti-emperyalist” refleksiyle her türlü güce karşı çıkmayı ilke edinmiş olan çizginin bir bölümü, bugün içerideki güç kullanımına karşı daha temkinli durmaktadır. Öte yandan, geçmişte devleti merkeze alarak hareket eden ve dış tehditlere odaklanan anlayışın devamı sayılabilecek kesimler, bugün de benzer bir “devlet öncelikli” bakışla bu operasyonları sorgulamaktan uzak durabiliyor. Yani 1980’lerdeki ayrım, biçim değiştirerek sürüyor: Biri ilkeyi öncelediğini söylerken seçici davranabiliyor, diğeri devleti öncelediğini söylerken adalet tartışmasını geri plana itebiliyor.

Ahmet Kurt’un “kahrolsun diyemedik” cümlesi tam da burada yeniden anlam kazanıyor.

Çünkü bu söylem Amerika’ya karşı bir slogan atamamış olmakla birlikte asıl sorunu, hangi dönemde olursa olsun, güce karşı söz söyleyebilme kapasitesi olarak ortaya koymaktadır. Dün dış politikada eksik kalan cesaret, bugün iç politikada da benzer bir sınav veriyor.

Eğer bir yerde gerçekten adalet sorunu varsa, bunu dile getirmek için ideolojik geçmişe bakılmaz. Ne ülkücü olmak bunu engeller, ne sosyalist olmak otomatik olarak bunu garanti eder.

Ama pratikte olan şudur. Herkes kendi tarihinin gölgesinde konuşuyor.

Ülkücü geleneğin devletle kurduğu tarihsel yakınlık, bugün de bazı kesimlerde sorgulama eşiğini yükseltiyor. Sosyalist geleneğin muhalif karakteri ise zaman zaman kendi politik pozisyonuna göre esneyebiliyor.

Sonuçta ortaya çıkan tablo, ilkelerin saf dışı bırakılarak aidiyetlerin belirleyici olduğu bir siyaset anlayışını ifade etmektedir.

Oysa adalet, kimden geldiğine göre değişmemelidir. Haksızlık da tarafına göre tanım değiştirmemelidir.

Dün Amerika’ya karşı yüksek sesle konuşabilmek bir tutarlılık göstergesi ise bugün içeride olup bitenlere karşı aynı açıklıkla konuşabilmek de öyledir.

Belki de asıl soru hâlâ aynıdır. Gerçekten “kahrolsun” diyemediğimiz şey nedir?

Bir ülke mi? Bir güç mü? Yoksa gücün karşısında susmayı alışkanlık hâline getiren kendi zihniyetimiz mi?

Ahmet Kurt’un hatırası, bu yüzden geçmişe değil, bugüne dair bir metindir ve aslında bize şunu hatırlatıyor. Zamanında söylenmeyen sözler, sadece geçmişte kalmıyor. Bugünün suskunluklarını da şekillendiriyor. Muhalefetin konuşması topluma ne kadar umut oluryorsa iktidar ortaklarının suskunluğu o derece kaygı veriyor.