II. Abdülhamid dönemi, "Modern Türk tarihinin" en çok tartışılan ve üzerinde en zor uzlaşılan kesitlerinden biridir. Bir tarafta onu "Ulu Hakan" ilan ederek hatasız gören ananevi bir kutsama kültürü, diğer tarafta ise "Kızıl Sultan" diyerek dönemi tamamen yıkım ve baskıdan ibaret gören bir yaklaşım mevcuttur. Tarihsel gerçeklik ise bu iki uç noktanın arasında; imparatorluğun en zor döneminde verilmiş amansız bir hayatta kalma mücadelesinde saklıdır.

II. Abdülhamid 1876'da tahta çıktığında, devlet hem ekonomik olarak iflas etmişti hem de Balkanlar'da büyük isyanlarla çalkalanıyordu. Tahta çıkma şartı olan I. Meşrutiyet’i ilan etse de hemen ardından gelen ve büyük bir yıkımla sonuçlanan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi), onun yönetim anlayışını kökten değiştirdi.

Meclis-i Mebusan’ı kapatarak yönetimi Yıldız Sarayı’nda topladı. İmparatorluğun dağılmasını önlemek için sıkı bir sansür ve hafiye sistemi kurdu. Mithat Paşa ve Namık Kemal gibi muhalif figürler sürgün edildi veya baskı altına alındı. Azınlıkların milliyetçilik akımlarına karşı, elde kalan Müslüman tebaayı (Türkler, Araplar, Kürtler, Arnavutlar) bir arada tutabilmek için "Halifelik" makamını ilk kez bu denli aktif bir dış ve iç politika enstrümanı olarak kullandı.

İlginç bir tezat olarak, Cumhuriyeti kuracak olan kadroların (Mustafa Kemal Atatürk dahil) yetiştiği modern okullar (Mülkiye, Harbiye, Tıbbiye, aşiret mektepleri) ve Hicaz Demiryolu gibi devasa altyapı projeleri bu dönemde hayata geçirildi.

Tarihsel veriler, II. Abdülhamid döneminde ciddi toprak kayıpları yaşandığını açıkça ortaya koymaktadır. Ancak buradaki gerçeklik; bu kayıpların büyük kısmının, kendisinin bizzat başlattığı bir savaştan değil, tahta çıktığı ilk aylarda kucağında bulduğu krizlerin ve 93 Harbi'nin bir neticesi olmasıdır.

Döneminde kaybedilen ya da fiilen elden çıkan başlıca topraklar şunlardır:

* **Sırbistan, Karadağ ve Romanya:** 1878 Berlin Antlaşması ile tam bağımsızlık kazandılar.

* **Kars, Ardahan ve Batum:** 1878 Berlin Antlaşması ile Rusya'ya savaş tazminatı olarak verildi.

* **Bulgaristan:** 1878 Berlin Antlaşması ile özerk prenslik oldu, 1908'de ise bağımsızlığını ilan etti.

* **Kıbrıs:** 1878 Kıbrıs Sözleşmesi ile Ruslara karşı İngiliz desteği almak amacıyla üs olarak devredildi.

* **Tunus:** 1881 Bardo Antlaşması ile Fransa tarafından işgal edildi.

* **Mısır:** 1882'de İngiltere tarafından fiilen işgal edildi.

* **Girit:** 1897'de özerklik verildi ve fiilen Yunanistan'a bağlandı.

II. Abdülhamid döneminde yaklaşık 1,5 milyon kilometrekare toprak kaybedilmiştir. Dolayısıyla "hiç toprak kaybedilmedi" iddiası tarihi gerçeklerle bağdaşmaz. Fakat Abdülhamid'in Berlin Antlaşması'ndan sonraki 30 yıl boyunca uyguladığı denge politikası (İngiltere, Fransa ve Almanya'yı birbirine karşı kullanma), imparatorluğun kaçınılmaz olan çöküşünü sadece geciktirmiştir.

1881 yılında imzalanan “Muharrem Kararnamesi” ile devletin ana gelir kaynakları, borçlu olunan Avrupalı devletlerin yönettiği “Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar İdaresi)” kurumuna devredildi. Bu durum, Osmanlı’nın ekonomik bağımsızlığını fiilen yitirmesi anlamına geliyordu.

Sultan Abdülaziz döneminde dünyanın en büyüklerinden biri olan Osmanlı donanması, II. Abdülhamid’in "amiral ve subayların kendisine karşı bir darbe yapabileceği" korkusuyla Haliç’e zincirlendi ve 30 yıl boyunca çürümeye terk edildi. Bunun faturası daha sonra Trablusgarp ve Balkan Savaşları'nda deniz hakimiyetinin tamamen kaybedilmesiyle çok ağır ödendi.

Aydınlar, subaylar ve tıp öğrencileri üzerinde kurulan aşırı baskı muhalefeti yok etmedi; aksine yeraltına (Jön Türkler, İttihat ve Terakki gibi) itti. Bu durum içerideki kutuplaşmayı keskinleştirerek 1908'de ordunun ayaklanmasına ve nihayetinde 1909'da padişahın tahttan indirilmesine yol açtı.

Günümüzde II. Abdülhamid'in hatasız, adeta kutsal bir figür gibi ideolleştirilmesi tarihsel bir gerçeklikten ziyade "modern siyasi ve sosyolojik ihtiyaçların" bir sonucudur. Bu kutsamanın arkasında birkaç temel dinamik yatar:

Türkiye'deki batılı/muhafazakar kutuplaşmasında muhafazakar hafıza, Cumhuriyet'in kurucu kadrolarının vizyonuna ve Batılılaşmaya karşı bir "alternatif ata" figürü arayışındadır. II. Abdülhamid; dindar kimliği, halifeliği öne çıkarması ve Batı karşısındaki dik duruş anlatısıyla bu boşluğu doldurmak için biçilmiş kaftandır.

Tarihi diziler, romanlar ve siyasi söylemler; Abdülhamid dönemindeki devasa toprak kayıplarını, ekonomik bağımlılığı ve sansürü görmezden gelerek geriye sadece "yedi düvele meydan okuyan dahi lider" imajını bırakmaktadır. Bu, kitlelerin milliyetçi ve dini duygularını tatmin eden pragmatik bir anlatıdır.

"Yalnız Deha" ya da "Yıldız'daki Mazlum" teması, muhafazakar kitlelerin tarih boyunca kendilerini "Batı ve içerideki işbirlikçiler tarafından kuşatılmış" hissetme psikolojisiyle birebir örtüşür. Necip Fazıl Kısakürek’in "Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamaktır" mottosu, bu ideolojik kutsamanın temel manifestosudur.

II. Abdülhamid ne her hamlesi ihanet olan bir hain ne de kusursuz bir evliyadır. O; borç batağında, ordusu zayıf, tebaası azınlık milliyetçiliği virüsüyle parçalanan bir imparatorluğu, diplomasi dehası ve sert bir merkezi otoriteyle 33 yıl boyunca ayakta tutmayı başarmış; ancak yapısal çöküşü, ekonomik esareti ve toprak kayıplarını engelleyememiş trajik bir “geç dönem Osmanlı padişahıdır.” Onu kutsamak da,tamamen lanetlemek de tarihi gerçeklikten kopup ideolojilerin esiri olmak anlamına gelir.

Bunca gayretine rağmen, Hareket Ordusu İstanbul’a geldiğinde bu orduyu henüz yoldayken dağıtma gücü varken, “Ben Müslüman kanının akmasını istemem” gerekçesiyle harekete geçmemiş, böylece kendi tahttan indirilişinin yolunu açmıştır. Devamında imparatorluğun hızla dağılmasının en büyük yapısal sebeplerinden biri de yine bu kırılma olmuştur.

Keşke devlet yönetiminde duygusallığın ne denli büyük facialara sebep olabileceğini öngörebilseydi ve iktidarda kalabilseydi... Belki de onun denge politikaları sayesinde imparatorluk I. Dünya Savaşı'na girmeyecek ve yıkım bu kadar ağır sonuçlar doğurmayacaktı.

Bir buçuk asırdır bu gerçeklere rağmen birbirimizle didişip duruyoruz!

İnsan sormadan edemiyor:

Neden böyleyiz acaba?