Trabzon’un kadim kaldırımlarından bir adım ötede modern taşlara bastığımız anda yaşadığımız şehir başkalaşıyor, kimlik değiştiriyor, anıları silinmiş öylesine bir kent algısı dünyamda silüetsiz bir heyula gibi kala kalıyor.
Asırların izlerini tabanlarım hissetmez oluyor biranda. Tarihten kopuk, bir kopuk gibi şuursuzlaşıyor insan. Türk öncesi medeniyetlerin hatıraları şöyle dursun Türk'ün damgasıyla şekillenmiş her sokak, her mekan anlamsızlaşıyor, züppe gibi giyinmiş bir şehir manzarasıyla başbaşa kalıyorsun.
İskenderpaşa Camii avlusundan dışarıya adımını attığında Arnavut kaldırımda Fatih'le dolaşırken birkaç adım sonra koluna neidüğü belirsiz bir tip takılıyor. Bastığın yer, attığın adım yabancılaşıyor. Varlığından kopmuş, iki milyona çay satılan, oturak desem oturak değil, divan desem hakaret olur, bir mekanda Atatürk heykeli de olmasa alzaihmer hastası gibi şaşkın şaşkın neredeyim ben demen an meselesi.
Bizdeki mimarlar, kültürle ve maziyle bağlarını adeta sıfırlamışlar da böyle mekanların şemailini maharetli bir işmiş gibi çizer olmuşlar. Oysaki eski bir alan düzenlenecekse oranın bütün vasıklarını görüp günlerce çalışacak bir ekip serini yormalıdır. Türk'e uygun, şehrin bütün zamanlarını da dikkate alarak  evrensel bir bileşimle bizliği seyrettirecek bir manzara beklerdik.
Malesef Arnavut kaldırımlar yerini kimi yerde renkli fayanslara biraz ötede ziftli bir asfalta ya da mozaik denen taşlara bırakıyor. Her attığın adımda melez bir hayatı, biraz daha ileri gidersek köksüz bir ömrü hissede hissede kendini hissetmez oluyorsun. Bir özne olarak kayboluyor; binbir suratlı sokakların yabancısı bir varlık oluyorsun.
Etrafında dilini konuşanlar olmasa, minareler ezana durmasa, evini bile bulmak, bu yabancılıkta zor insan için.
Şehirler, samimi duygular gibidir. Kendine aşık olanı da dalga geçeni de tanır. Bu nedenle onun üstünde tasarrufun olacaksa ajan ameliyatı gibi bütün şeklini değil, estetiğini bozan; burun, çene altı yağları gibi küçük değişikliklerden haz duyar. Kendini tanınmaz kılan her ameliyatı lanetler, cebri bulur.
 Tarihçi büyüğüm Hasan Suiçmez, İtalya'yadaki Roma sokaklarını anlatırken tarih öncesine yolculuğa çıkmış gibi kendisini hissettiğini, eskiliğin temiz bir eskilikle muhafaza edildiğini, yeni alanların da asrın izlerini taşıyan modernliği yansıttığını anlatmıştı.
Biz ne eskiyi eski, ne de yeniyi yeni olacak şekilde koruyabiliyoruz. Zihniyle zamanlardan   zaman getiren, tarihi izleri insanın özgeçmişi bilen, bir idrake varmadıkça bu yabancılık bizi adem(yokluk) kılacak.